"Sis, yağmur ormanlarının kullandığı pasamontanadır. Böylece takip edilen çocuklarını saklar. Sisten çıkar sise dönerler. Buralarda yaşayanlar şatafatlı elbiseler giyer, yüzerek dolaşır, susar ya da susar gibi konuşur. Köleliğe mahkum edilmiş yerliler, buraların ilk sakinleriydi ve şimdiyse son sakinleri. Topraklarını ellerinden aldılar, sözcüklerini tanımadılar, belleklerini yasakladılar; ama onlar sisin içine girmeyi akıl edebildi ve kendilerini aşağılayan gücün maskesini düşürmek üzere kendileri maskeli olarak yeniden dışarı çıktı. Günlerin çocuğu olan Mayaları zaman yaratmıştı. ‘Zamanın zeminine’ diyor Marcos, ‘tarih dediğimiz karalamayı yazıyoruz.’ Sözcü Marcos dışarıdan geldi. Onlarla konuştu ama onu anlamadılar. O da sisin içine daldı, dinlemeyi öğrendi ve konuşmayı başardı. Şimdi onlardan bize doğru konuşuyor. Seslerin sesi o." (Eduardo Galeano)
Sözcüklerden çıkar sözcüklere döneriz… Sözcükleri, dilleri ve toprakları ellerinden alınan halklar için sözcüklere dönüp oradan şimdiyi ve geleceği inşa etmek varoluşsaldır. Bu öyle bir hikayedir ki, hayat bazen sözcüklerden sokaklara, dağlara, sis ve yağmur ormanlarına gitmeye, bazen de oralardan sözcüklere, dile ve anlam dünyasına dönmeyi vaat eder. İnsanlığın varoluşu kadar kadim bir mirastır sözcükler; sözcüklerden geliyor sözcüklere gidiyoruzdur, ortak sözcüklerle direniyoruzdur. Sözcükler, geçmişi unutmamayı ama "kök arayışına" hapsolmadan gelecekteki bir başka dünyanın mümkünlüğünü hatırlatır.
Maya efsanesine göre ateşten olma ilk sözcükten diğerleri doğdu. Zamanın olmadığı "zamanlarda" önce üç sözcük vardı. Mitoloji bu ya; iyi tanrıların peşi sıra dolaşan büyük bir taş perdahlanıp ayna oldu. İlk tanrılar ilk üç sözcüğü ilk aynanın karşısına koyup başka sözcükler üretti. Bir süre sonra sözcükler yetmeyince canı sıkılan tanrılar, büyük bir taşı yürütüp aşındırarak ikinci aynayı yaptılar. İki aynayı karşı karşıya koyan tanrılar ilk üç sözcüğü ilk aynanın önüne koyup yansıtarak sonsuz sözcükler oluşturdu. Ve ilk dil aynalardan doğdu… Bu ilk üç sözcük, "demokrasi", "özgürlük" ve "adalet"ti. "Adalet" ceza vermek değil, herkese hak ettiğini vermekti; hak edilen de aynanın geri gönderdiği yani kişinin kendisiydi. Kim ki ölüm, yoksulluk, sömürü, kibir üstünlük vermişti, o kadar acı ve hüznü hak ediyordu. Kim ki emek, mücadele, hayat vermiş, kardeş olmayı başarmıştı yüzünü ve yolunu aydınlatan ışık görmüştü karşılığında. "Özgürlük" herkesin istediğini yapması değil, aynasını bulmak, doğru sözcüklerin yolundan gitmek için hangi yolu seçmek istiyorsa onu seçebilmesiydi; bu aynanın izini yitirmeyecek herhangi bir yol olabilirdi… "Demokrasi" ise, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil, tüm düşüncelerin azınlıktakileri yok etmeden ortak ve kıymetli bir anlaşmada buluşmasıydı. Birlikte yaşama asasının kolektif bir sözcük olmasıydı. Aynanın kişinin kendi içine doğru ve dünyanın dışına doğru yürüyen, yürünen her şeyi yansıtmasıydı demokrasi.
İlk tanrıların doğru kadınlara ve erkeklere bıraktığı miras buydu. Bu yükü yarı yolda bırakan, değerini bilmeyip bir kenara koyanlar kendi aynalarını kıranlardı ve nereden gelip nereye gittiklerini kim olduklarını bilmeden kör gözlerle dolanıp dururlardı. İlk üç sözcüğün mirasını taşıyanlar doğru kadınlarla doğru erkekler ise tüm zorluklara rağmen teslim olmayanlardı. İlk tanrılar, dilin aynaları ve onların çoğalttığı sözcükler kırılır dünya sözcüksüz kalır diye bu ilk üç sözcüğü koruma altına almışlar. Tanrılar ölmeden önce bu ilk üç sözcüğü koruyup gözetmeleri için doğru kadınlarla doğru erkeklere teslim etmişler. O gün bu gün halkların koruması altındaymış bu üç sözcük.