Kürtler, her yerli topluluk gibi terbiye ve sosyal adabı olan bir halktır. Dünya görmemiş türedilerin sandığı gibi, genelenekleri „gerilik“ değil, zenginikleridir. Yüz yıllardan beri sosyal hayatı ve yaşama biçimlerini düzenleyen yazılı olmayan anayasaları…
Kürdistan’ın geleneğinde misafir, kutsal dokunulmazlıkta. Onursal değerlerin yarısının ortağı, yani „nivan“dır. Kürdün evine gelen misafir, eli kanlı düşmanı da olsa, onun onuruna sığınmış kişidir. Dolayısıyla kendi onurunu koruma adına, saygıda kusur etmez.
Yine, oradan buradan kopmuş, tutunup, yaşamak için kendini inkar eden köksüzler anlamaz, ama Kürtlerde kadın, toplumsal onurun simgesi, ona saygı, ortak değer yargısıdır.
Kan davalarında, kimse kadına el kaldıracak kadar, kendini aşağılamaz. Kanlı kavgalarda bile kadın ortaya çıkıp, „bu benim onurumdur, çiğneyemezsin“ anlamında, başındaki laçığı, kıtanı yere serdiğinde savaşlar kırp diye durur, hasma kalkan el yana düşer.
Eli kanlı tarafın kadını, mağdurun kapısında selamla kabul görür. Çünkü o, şerefli bildiği gölgeye sığınmış, bir dokunulmazdır. Fakat Kürt kadınları, TC tarihi boyunca, insanca adaptan habersiz düşmanları karşısında, ağır bedller ödediler. Dayanılmaz acılar çektiler. Pek çoğu, vahşiden sakınıp, onurunu korumak için intiharı seçti.
Son isyan günlerinde, çocuklarına kinle saldıran, kurşun atan Türk asker ve polisini durdurtmak için, başlarındaki kıtanı, laçıkı yere serdiklerinde, yanılgı içinde vahşileştirilmiş köpeklerin, cop darbeleri, kurşunların hedefi oldular. Şehir ve kasaba meydanlarında, topluca işkence gördüler. İnsanlığın tükendiği zindanlarda çıplak edildiler. Onurları, onursuzların saldırısına uğradı.
Fakat, bu halkın kadınları, kendilerine reva görülenlere rağmen, Emine Erdoğan örneğinde görüldüğü gibi onlara insanlık dersi vermeye devam ediyor.
Kürtler esir, yurtları mayınlarla çevrili esir kampı. Dehşet kamının tartışmasız tek diktatoryal muktediri ve sorumlusu, Başbakandır. Ama daha ikibuçuk ay önce 34 evladını vahilere kaptıran Roboskî köyü Başbakan’ın karısını kültürlerinin süzgecinden geçmiş gelenekleriyle „nivan“ olarak karşılandılar. Katledilenlerin emeğiyle hazırlanmış sofraya davet edilip, önüne yemek kondu. Eğer anladıysa, yemek olarak çiğnediği, katledilmişlerin kanıydı.
Ona gösterilen „nivan“ dokunulmazlığının özeni ve saygı kimileri, hele hele kocası tarafından algılanıp, insaniyet dersi çıkarıldı mı? Sanmıyorum.
Büyük bir ihtimalle, onlar da Kürtlerin insaniyet anlayışını, baş eğme, boyun bükme olarak anladılar. Ne yapalım ki, herkes kendi kültürü boyunca insandır…
Ama Kürtlerin geleneksel bir inceliği daha vardır: Evlerine gelen, çocuklarının katili de olsa, kabalık edip kovmazlar. Kin ve öfkelerini simgelerle belli ederler. Nitekim, Emine Erdoğan’ı kapılarından kovmadılar. Anladı mı sanmıyorum. Ancak analar, çocuklar için getirdiği oyuncakları geri çevirdiler. (Amerika kıtasının ilk istilacısı İspanyollar da öldürdüklerinin yakınlarına incik, boncuk dağıtarak sevgi gösterisine çıkıyolardı.)
Kürt anneler, vahşice parçalanmış çocuklarının fotoğraflarıyla karşılayarak, „katil kocandır“ dediler. Emine Erdoğan, anlamadı. „Bizi sıcak karşıladılar“ dedi. Ama üstünde, „şehit“ yazılı fotoğrafların anlamı buydu. Kürt geleneğinin ince anlamıyla „katil“ haykırışı.
  Recep Erdoğan „katliam emrini verdi“ diyen Kürt lider Selahattin Demirtaş’a sövdü, ama bu onun sorumluluğunu kapatmaz. Çünkü baş amir odur. Büyük katliamlar onun onayına bağlıdır. İnandırıcı deliller ortaya konmadığı sürece, katliam emri veren odur. Üstlik, aksini ispatlayacak deliller, ortaya konamadı bu güne kadar. Katilin yüzü saklandı ve „soruşturma devam ediyor“ yalanının ardında, unutulmak üzere titizlikle saklanıyor.
Emine Erdoğan, kocasının oy toplama kandırmacasında yaptığı gibi „nivan“ evinde, „kardeşlik“ten de dem vuruyor, birlik, beraberlik diyordu. Hangi kardeşlik, birlik ve bareberlik? Yurtları virane esir kampı, dağları, yaylaları, yolları mayınlarla kesilmiş, insani hak ve özgürlükle zorbaca postal altına alınmış, çocukları katillerin kan görme zevkine sunulmuş Kürtler, onlardan kurtulma savaşı veriyordu. Yangınlar, katliamlarla el altında tutulmaya çalışılan bir halkın esir düşmüş küçücük çocukları, tecavüze uğruyordu. Bunun eşi ve benzeri hayvanlar dünyasında bile görülmemiş, duyulmamış onların şanı, şeref anlayışına uygundu.
Öyle bir birlik, beraberlik, kardeşlikti ki, Amerika Başkanının işgal altındakı Irak’a yaptığı gezi için alınan güvenlik tedbirleri, Emine Erdoğan için olanın yanında hiç kalıyordu. Emine Erdoğan korkunun esiri olarak, polis ve askerlerden oluşan etten duvar, namluların çeperi altında yere ayak basıyordu. İnsan birlik ve beraberliğin olduğu, kardeşliğin fokurdadığı topraklara böyle gider, medya Kürtleri korkutmanın yeni silahı „Sig Sauer“ tüfeklerinin gösterildiğini bağırır mıydı?
Öte yandan, Emine Erdoğan, acı çeken insan oğlunun büyülü rüyası „barış“tan söz ediyor, bunun analar tarafından gerçekleştirilebileceğini söylüyor, ama kocası Ankara’da, aynı anlarda hempalarına, „ne kadar çok Kürt öldürdük, değil mi?“ övünmesiyle, „bizim ülkenin anaları ağlamasın diye terörle mücadeleyi daha azimle yürüttük“ diyor, barıştan anladığının kan olduğunu anlatıyordu.
 Başbakan’ın dilinde Kürtler „terörist“ti. Kürt anaları ağlatarak, kendince Türk anaların ağlamasını önlüyor, onları mutlu ediyordu. 
İnsanlığımızı bekleyen felaketi görüyor musunuz?