"Hayallerimi geride bırakmadım, hayallerimi yanıma aldım. Hatta onlara daha iyi bakmaya başladım. O hayallere daha fazla ihtiyacım olduğunu burada iken daha fazla hissederek inandım. Hayallerime iyi bakmam için yeterince gerekçem oldu."
İSMET KAYHAN
Cizre üzerine gerçekleştirdiğimiz konuşmalar sonrasında Faysal Sarıyıldız'ın bir politik sürgün olarak neler yaşadığına, mülteciliğine de değinmek istedik. Cizre katliamında yaşananların anlatısını kendine bir görev edinen Sarıyıldız'ın hikayesinin bir diğer yanı da sürgünlük. Bir sürgünlüğün yaşayabileceği bütün hallerden de şüphesiz Sarıyıldız muaf değil. Cizre katliamını dünya gündemine taşımak için oradan oraya koştururken, uzakta kaldığı toprakların ağırlığı da kendini beklenmedik şekilde hissettiriyor. Hayallerimi bir yere bırakmadım kendimle taşıyorum diyor Sarıyıldız. Sürgünlükte en ağır gelen şeyi sorduğumuzda ise kaybettiği arkadaşlarının tabutunu omuzlayamamak diyor. Yarın ülkeye dönme imkanınız olsa ilk ne yapardınız sorusuna, "ölen arkadaşlarımı ziyaret ederdim, mezarlarına giderdim önce" diyor Sarıyıldız. O anlatırken, zamanın bütün katmanlarının ölümle özdeşleştiği bir acı tarih duygusu sarıyor. Ölümü konuşmanın dışına çıkamıyoruz. Cizre bodrumlarının isi, biz tanıkların üzerine siniyor.
Cizre’den geldiniz. Avrupa’nın başkentlerindesiniz… Bazen karşılaştırma yapabiliyor musunuz? Neredeyim ben, diye?
İnsan olduğumuz için gördüğümüz, karşılaştığımız olay ve olguları, durumları değerlendiririz. Çelişkilerimize kafa yorarız. Kürdistan’dan Avrupa’ya geldiğimde bu çelişkileri daha yakından görme ve yaşama imkanı buldum. Avrupa’da korkunç bir kapitalist birikim ortaya çıkmış durumda. Dünyanın geri kalanı ile üçüncü dünya ülkeleriyle karşılaştırıldığında aslında insan vicdanın kavramakta zorlandığı bir tablo bu. Bir süre önce ziyaret ettiğim Rojava’da, savaşın yoğun olduğu zamanlarda manavlarda sadece soğan ve patatesin dışında bir şey yoktu. Ama burada Avrupa marketlerinde dünyanın en ücra köşelerinden sağlanan tropikal meyve ve sebzelerin tüketildiğini gördüm. Yine Kürdistan’da o yoksuluklar yaşanırken aslında burada bir binanın maddi değeri ile Ortadoğu’daki bir kentin, başta sona yaratıldığını fark ediyorsunuz. Bu bir Kürt olarak değil, bir insan olarak zorluyor. Belki insanlar ‘ne olmuş’ diye garipseyebilir. Ama bunlar temel çelişkiler. Bu büyük bir adaletsizlik. Bu adaletsizlikle, sömürüyle savaşmamız, mücadele etmemiz gerekiyor. Burası ile Kürdistan arasında imkanlar, teknik koşullar açısından dünya kadar farklılık var. Kıyaslamak bile imkansız.
Siz mülteciliğinizi, koçerliğinizi nasıl tarif edersiniz?
Şunu ifade edeyim: Sürgünlük kesinlike özgürlük değil. İnsanın topraklarından kopmak zorunda kalması kötü bir şey. Çünkü insanı insan eden, kültürü, inancı ile ona karakter kazandıran coğrafyanın kendisidir. İnsanın yaşadığı coğrafyadan koparılması, köklerinin açıkta kalması gibi bir şeydir. Tabi bir Kürt için sürgünlük çok daha farklı bir durum. Bana göre sürgünlük ne meydan okumadır ne de kaçıştır. Ülkede mücadele etme koşulları var ise ve siz terkediyorsanız, sürgünlük o zaman kaçıştır. Aslında yenilgidir. Çünkü önemli olan mücadeleyi olduğun ve yaşadığın yerde vermektir. Zorbalıkların, adaletsizliklerin yaşandığı, sömürünün gerçekleştiği yerde verilen mücadele çok daha anlamlıdır. O nedenle sürgünlüğü kaçış olarak değerlendirmek mümkündür.
İnsanların özgün durumları olabilir; mesala şu an Türkiye'de bir faşizm var. Bu faşizme karşı sonuna kadar direnmek, zindanları göze alarak orada kalmayı göze alan binlerce arkadaşımız var. HDP olarak sürecin bu düzeye evrilebileceğini tahmin edebiliyorduk. O zaman aramızda Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ eşbaşkanlarımız var iken parti olarak karar aldık ve ülke terk edilmeyecekti. O nedenle şu an yüzlerce yöneticimiz, binlerce üyemiz, eş başkanlarımız, çok sayıda vekilimiz cezaevlerinde. Kimi arkadaşlarımız ise diplomasi faaliyetleri yürütmek için yurt dışına çıktı.
Geride neyi bıraktınız?
Avrupa’ya gelirken şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hayallerimi geride bırakmadım, hayallerimi yanıma aldım. Hatta onlara daha iyi bakmaya başladım. O hayallere daha fazla ihtiyacım olduğunu burada iken daha fazla hissederek inandım. Hayallerime iyi bakmam için yeterince gerekçem oldu. Şu an içerisinde yer aldığım siyasal hareket Ortadoğu’nun devlet dışı en dinamik hareketlerinden biridir. Aslında insan doğasında düşünüldüğünde bu hayaller en gerçekçi hayallerdir. Dünyanın daha yaşanılır olmasına katkı sunacak hayallerdir. Buna ihtiyaç olduğunu, bunun gerçekleştirmek gerektiğini düşünüyorum. Bu hayallerin gerçekleşmesi için her zamankinden daha güçlü, donanımlı olduğumuzu düşünüyorum.
Elbette onun dışında geride bıraktıklarımız da var. Bu yaşınıza kadar ne yaşamışsanız onun mekanını geride bırakıyorsunuz, uzaklaşıyoruz. Siz orada yok iken oradaki zulüm devam ediyor. Oradaki iğrenç bir egemenlik devam ediyor. Uzaktan izlemek kötü ve bu canınızı sıkıyor. Ben buradayken birçok dava arkadaşım yaşımını yitirdi, zindanlara girdi, kimi zorluklarla karşı karşıya kaldı. Buradan bunu izlemek korkunç. Bazı şeyleri duyunca bir çaresizlik duygusu sarıyor beni. Ama Cizre’deyken tarifsiz, korkunç bir öfke vardı. Ama o çaresizlik şimdi yaşadığım kadar değildi. İçendeyken biraz daha rahatsınız. En yakıcı yerin ortasında iken daha rahat oluyorsunuz. İşte şimdi ondan uzak kalmak zorluyor. Çünkü arkadaşlarımızı, sosyal yaşamımızı orada bıraktık. Ama Avrupa’da yaşamın belli bir düzene sokulduğunu gördüm. Beslenme, barınma gibi bir sıkıntı, sorun yok. Ama insanın büyüdüğü, kimlik edindiği coğrafya farklı oluyor. Nefes alınca kendi coğrafyanızda göğsünüz doluyor ve yetiyor. Orada olup bitenler ne olursa olsun ama uzak yerlerdeki nefesle göğsünüz bir türlü dolmuyor. Sürgünlüğün böyle bir yönü de var.
"Avrupa’ya gelişimin üzerinden üç yıl geçmesin rağmen burada kurduğum bir hayat yok. Sürekli yollardayım. Neredeyse Avrupa’nın tüm ülkelerini dolaştım. Halkımızın yaşadığı birçok kentte gittim. Mesela hala Avrupa’da bana ait bir ev yok. Aslında bu da benim tercihimdi. Hala buralı olmayı kabul etmedim."
Nasıl bir hayat kuruyorsunuz? Dilini, kültürünü, sokaklarını, hayatını bilmediğiniz bir yerde yaşamak nasıl bir şey?
Avrupa’ya gelişimin üzerinden üç yıl geçmesin rağmen burada kurduğum bir hayat yok. Aslında günün karşımıza çıkardığı toplumsal görevlerle uğraşıyorum. Nitekim buraya bir misyonla geldim. Kürdistan’da olup bitenleri anlatmaya, aktarmaya çalışıyoruz. Hem buradaki halkımıza hem de Avrupa’nın duyarlı kamuoyuna ve siyasal çevrelerine. Şu ana kadar kendimle çok fazla yüz yüze kalmadım. Aslında yalnız kalsaydım, belki ruhsal olarak kimi sıkıntılar da yaşardım. Arada bir öfkenlendiğimiz, daraldığımız oluyor. Neticede insanız. Genelde sürekli yollardayım. Sadece Almanya’da kalmıyorum, neredeyse Avrupa’nın tüm ülkelerini dolaştım. Halkımızın yaşadığı birçok kentte gittim. Mesela hala Avrupa’da bana ait bir ev yok. Aslında bu da benim tercihimdi. Ben hala buralı olmayı kabul etmedim. Böyle olunca çevremiz, ilişkilendiğimiz insanlar, genelde bize yakın insanlar oluyor.
Bir de burada bir sosyal yaşam var. Trenlerde, uçakta, sokakta pek zorlandığımı söyleyemem. Ama bazen şöyle bir yaklaşımı görebiliyoruz: Avrupalılar, özelikle belli bir yaşın üzerindeki insanlar sizi eğitilmesi gereken, biraz geri kalmış insanlar gibi görüyor. Bu yaklaşım biraz oryantalist duyguyla ilgili. 40-50 yıl önce milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmış, ulus devlet mantığı ve onun yarattığı insanın şekillenmesiyle ilgilidir. Avrupa’da bunu yoğun olarak yaşandığını söyleyebilir. Elbette bu can sıkıcı bir durum.
Onun dışında burada pek yalnız kalmıyorum. Bir özel hayatım yok. Ama dil ve diğer sorunları aşmak da gerekiyor. Burada kalma durumum uzarsa bu ihtiyaçları karşılamam gerektiğinin farkındayım.
‘Keşke gelmeseydim, kalsaydım’ dediğiniz zamanlar oldu mu?
Eğer gelmeseydim büyük ihtimalle cezaevinde olacaktım. Çünkü hakkımda açılan 30’a yakın dava var. Çok korkunç iddialar öne sürülüyor. Cezaevinde olacağım için değil, cezaevi yaşamadığım bir yer değil. Ben milletvekil seçilirken bile cezaevindeydim. Belki cezaevinde en az kalan insanlardan biriyim. Milletvekili olmadan son beş yılımı cezaevinde geçirdim. Zindanı bilen birisiyim. Daha önce de söyledim partinin görevlendirilmesiyle geldim. Cizre’deki vahşeti dünyaya anlatmak için geldim. Dolasıyla keşke gelmeseydim demedim. Ülkede olup bitenlerin de farkındaydım, beni içeriye alacaklardı. Benimle birlikte o tüm bilgiler de zindana alınacaktı. Ben yaşanan savaş suçlarının, o korkunç vahşetin tanığıyım. O tanıklıkların kayda düşmesi, dünya ile paylaşılması gerektiğine inandım. Dolayısıyla keşke gelmeseydim demedim. İleride gerekirse Kürdistan’ın herhangi bir parçasına gidebilirim.
Sizce yurtdışında olmak, siyasi bir mülteci olmak geri dönüşü olmayan bir yazgı mı?
Hayatıma, duygularıma dair konuşmakta pek yetenekli olmadım. Ama mülteci olmanın sıkıntılarına ilişkin birkaç şey söyleyebilirim: Bir süre önce yakın bir dostumu kaybettim, İbrahim Ayhan Urfa milletvekilimizdi. Cezaevinde birlikteydik. Cezaevine girmeden önce ben gazetede çalışırken de arkadaşlığımız vardı. Daha sonra mecliste bir arada mücadele ettik. Kafasını, felsefeye, sosyal bilime yoran değerli bir insandı. Ruhu güçlü bir insandı. Onu kaybettim, ölüm haberin Avrupa’da aldım. Ülkeye gidemedim, son kez göremedim, tabutunu taşıyamadım. Bunlar zor şeyler. Bu sürgünlüğün en zor yanlarından biri.
İnsan ömrü aslında öyle tarihin akışı ve sosyal, devrimsel süreçlerle karşılaştırıldığında çok uzun değil. Dolayısıyla sürgüne çıkanlar ömrün büyük bir bölümünü sürgünde geçirmek durumunda kalabiliyor. Onun duygusu bazen zorluyor! Ama akabinde hemen sürgünün bizim açımızdan artık çok uzun olmaması gerektiği tesellisi bizi buluyor. Kendinizi onunla avutuyorsunuz. Ama hiçbir zaman kendi topraklarına dönememe ihtimali insanın canını sıkıyor.
"Sürgünlüğün bellek yitimi yaratma gibi bir özelliği var. Aslında sürgünlük bir sığıntılık psikolojisidir. Sığıntı olmak ise iğrenç bir duygu. O duygu bazen sizi yakalayabiliyor. Sürgün olmak bir bakıma köklerinden uzaklaşmaktır. Diaspora ise peşin bir kaybediştir. Kopan insan bellek yetimi de yaşar."Milan Kundera, ‘memleketleriyle görüşmeyen insanlar kaçınılmaz olarak bellek yitimine uğrarlar; memleket hasreti yandıkça insan daha çok unutur’ diyor. Zaman geçtikçe insan unutuyor mu?
Milan Kundera, Çekoslavakyalı olmasına rağmen ömrünün uzun bir kısmını Paris’te geçirdi. Sürgünlüğe ilişkin bu tespiti doğrudur bence. Sürgünlüğün bellek yitimi yaratma gibi bir özelliği var. Tabu bu sözün sarf edildiği zamanın koşulları da bu bellek yetiminin boyutlarını önemli oranda belirliyor. Şu an isteyen herkesin ülkesiyle ilişkisini kurabildiği, bilgi alabildiği, birçok şeyi canlı izleyebildiği bir iletişim dünyasında yaşıyor. Tabi uzaklık sadece bilgi alıp almakla ilgili değil. Mekanın ve farklı bir havayı solmanın da sürgünlük üzerinde ciddi bir etkisi var. Bu boyutuyla sürgünün iyi bir duygu olmadığını belirteyim. Aslında sürgünlük bir sığıntılık psikolojisidir. Sığıntı olmak ise iğrenç bir duygu. O duygu bazen sizi yakalayabiliyor. Sürgün olmak bir bakıma köklerinden uzaklaşmaktır. Kopan insan bellek yetimi de yaşar. Ben zaten ötede beri ciddi bir bellek sahibi değildim. Hiçbir zaman iyi bir hikaye anlatıcısı olamadım. Böyle bir yeteneksizliğim var ama muhtemelen tanık olduğum durumlar bende bir travma da yarattı. Bunun da ruhta, bellekte yarattığı tahribatlar var.
Şu an memlekete dönme ihtimaliniz olsaydı ilk ne yapmak isterdiniz?
Yarın memlekete dönme imkanım olsa, yapmak istediğim ilk şey muhtemelen bu süre zarfından kaybettiğim arkadaşlarımın mezarlarını ziyaret etmek olurdu. Onunla birlikte yakın dostlarımla, mekanlarla hasret gidermek isterdim. O açıdan Botan oldukça ideal bir yer. Kürdistan'ın zengin kültürel mekanları var. Belleğimizi oluşturan bu mekanları ziyaret ederim.
Kendinizi burada güvende hissediyor musunuz? Size yönelik tehditler var mı?
Türkiye’de egemenlikçi zihniyete ve yaptıklarına baktığımızda, yurtdışında kirli operasyonlarına, katliamlarına baktığımızda, şüphesiz kendimizi burada güvende hissetmiyoruz. Hissetmiyoruz diye de bu yaşamımızı çok fazla etkilemiyor. Kürdistan’da iken Türkiye’de mücadele ederken de kendimizi güvende hissetmiyorduk. Orada hissettmemenin daha yakıcı olması nedenleri vardı. Burada bildiğimiz nedenler var. Yaşam kendi mecrasında akmaya devam ediyor. Egemenlikçi ve katliamcı bir geleneğe, onun sistemine karşı koymanın ölümcül riskler barındırdığı bilen bir gelenekten geliyorum.
Avrupa’da yaşayan Kürtlerle tanıştınız. Çoğu 90’lı yıllarda devletin baskısından kaçıp gelen insanlar. Peki onların çocuklarını, diasporadaki Kürt kuşağını nasıl gördünüz?
Şimdi statüsü olmayan yada öz savunmasını güçlü bir şekilde gerçekleştirmeyen birey ve toplumlar için, sürgün olarak yetiştiği coğrafyadan sürgün olmak bir yitiriliştir, peşin kaybediştir. İnsan kültürünü, değerlerini, toplumsal karekterini büyüdüğü topraklardan, yaşadığı yerin havasından alır. Öz savunması olmayan, kendisini koruyamayan, siyasal bir statüye sahip olmayan toplumlar açısından kendi coğrafyalarından kopmak, aslında başka egemen kültürülerin baskısına açık hale gelmek oluyor. Avrupa’da şu an çok dinamik bir Kürt hareketi var. O nedenle bir yere kadar, buradaki Kürt toplumunun motivasyonu sağlanabilir. Ama bu sürekliliğin sağlanacağı anlamına gelmiyor. Çünkü Avrupa’da egemen bir kültür var. Sürekli o egemen kültür kendisini dayatıyor, seni yutmaya çalışıyor. Okuluyla, yaşam biçimiyle, değerleriyle kendisini sana dayatıyor. Bir yerden sonra insan yutulmak durumunda kalıyor. Karşı koymak, direnç göstermek bir kuşaktan sonra mümkün olmuyor. Bu biraz sosyolojinin doğasına terstir. Dolayısıyla insan aşınmaya değerlerinden, kültüründen kopmaya mahkum hale geliyor. Böyle bir risk diasporada olan, ülkesini terk etmiş olan, politik olsun olmasın herkesi tehdit ediyor.
Politik bir topluluk kendisini bir yere kadar koruyabilir. Ancak daha sonra bu yine kaçınılmaz olur. Çünkü ülkesinde hakikati görmüş olan hayatının sonuna kadar da kendisini koruyabilir. Ama çocukları, bir sonraki jenerasyon onu bilemeyecektir. Buradaki toplum gibi büyüyecek, yetişecek. Bu bir asimilasyon ve siyasi soykırım gerçeğidir. O nedenle elden geldikçe ülkeden kopmamak gerekiyor. Zor da olsa insan mücadelesini verdiği coğrafyasında kalmalı.
Farkındayım zor zamanlar yaşıyoruz ama bu yüzyıldır halkımıza köleliği dayatan sistemin yaşadığı sıkıntıları ile ilgilidir. Zorbalıktan medet umacak duruma geldiler. Son 3 yıldır Kürdistan’da yaşanan budur. Böylesi zamanlarda ülkede yaşıyor olmak, ülkeyi terk etmemek en anlamlısıdır. Aslında diaspora peşin bir kaybediştir. Bu kaybedişi yaşamamak için ülkede kalmaya ısrar etmek gerekiyor.
BİTTİ