
Yapımcı ve araştırmacı yazar Kazım Gündoğan, “Keşiş’in Torunları -Dersimli Ermeniler” kitabıyla 1937-38 Tertelesi ile 1915’ten sonra ikinci bir soykırımı yaşamış Ermenilerin hikâyesini anlatıyor. Daha önce yaptığı “Munzur Akmazsa”, “İki Tutam Saç - Dersim’in Kayıp Kızları” belgeselleriyle Dersim’in kayıp tarihinin izini süren Gündoğan, son çalışmasında aynı coğrafyanın en kadim halkının hikâyelerini bir araya getiriyor.
1937-38 Dersim Tertelesi’nden sağ çıkan Vank ve Zımek’li Hıristiyan Ermenilerin ve Halvori Surp Garabet Vank Kilisesi’nin yok edilmesinden sonra sürülen Keşiş ailesinin peşine düşen Kazım Gündoğan; resmî tarihin yok saydığı bu toplumun yaşadıklarını, insan tanıklıklarıyla aktarıyor. Birçok çalışmasında insan öyküleri üzerinde bir tarih çalışması yapan ve “Tarihsel ve toplumsal araştırma süreçlerinde en önemli belge insandır” diyen Gündoğan’la “Keşiş’in Torunları -Dersimli Ermeniler” kitabını konuştuk.
“Keşiş’in Torunları Dersimli Ermeniler”, Dersim’deki Ermeni tarihine dair yaptığınız çalışmaların ilk ayağı. Burada hareketle ilk bakışta Ermeniler’in Dersim’le olan ilişkisini nasıl tanımlıyorsunuz?
Tarihsel ve toplumsal hakikatler ışığında düşünmek durumundayız. Dersimli Ermeniler, bölgede bugüne ulaşmış etnik grupların en eskisi. Dersim’i kapsayan Yukarı Fırat Havzası’nda Urartu Devleti’nin yıkılışından beri varlığı belirgin olan Ermeniler, en az 2600 yıllık bir geçmişe sahip. Hititlerle komşu olan Kemah merkezli Hayasa uygarlığı Ermeniliğin eski yerleşik damarı olarak hesaba katılırsa, bu geçmişin 3500 yıldan daha uzun olduğu söylenebilir. Dersim gibi engebeli bir coğrafya, özerk yaşam alanı hiçbir dönem homojen olmamış. Son yüzyıllarda Ermeniler, Kîrmançlar-Zazalar, Kürtler ve Türkmenlerin ortak yurdu olan Dersim, inanç bakımından da, tek tanrılı dinler öncesi ritüellerin canlı olduğu, ağırlıklı olarak Kızılbaşlığın, Hıristiyanlığın ve kısmen İslam’ın yan yana yaşadığı bir coğrafya oldu. Osmanlı hâkimiyetinin başlarında, 16’ncı yüzyılın ilk yarısında tutulan tahrir defterlerine baktığımızda, bölgedeki Ermeni köylerinin sayısının ve nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu anlaşılıyor. Ama bu nüfus, Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam olmayan din ve inanç gruplarını “ıslah etme” politikaları nedeniyle giderek azalıyor. Gerek “cizye vergisi”yle uygulanan ekonomik baskı, gerekse 1895-96 yıllarındaki katliamlar sonrası Ermeni toplumu zayıf düşüyor. 1915 Soykırımı’nda ise Dersim’deki Ermeniler, ağır fiziki imhanın yanı sıra göç edip, mülklerini yitiriyor ve asimilasyona uğruyor. İşte geride kalanlar da cumhuriyetin kuruluşundan sonra takibe alınıyor.
Kitapta, 1915’ten ziyade 1937-38’de yaşanan ve yine burada katliama tanıklık eden Ermenilerin hikâyesi anlatılıyor. Neden özellikle bu yılları seçtiniz?
Dersimli Ermenilerin önemli bir kısmı 1915 Tertelesi’nin travmasıyla yaşıyorken bir de üstüne 1937-38 Tertelesi’yle ikinci travma başlıyor. Bu açıdan Dersimli Ermeniler iki Tertele yaşamış bir toplum. Biz Dersim Tertelesi üzerine araştırma yaparken o coğrafyanın kadim halklardan Ermenilerin yaşadıklarının gün yüzüne çıkarılması gerektiğini düşündük. 1915’in doğrudan tanıkları yoktu. Ancak 1937-38’in doğrudan tanıkları yaşıyordu ve bu tarihsel hakikatin birinci kuşak üzerinden anlatılmasının olanaklarını sunuyordu bize. Öte yandan cumhuriyet devleti İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin dolayısıyla Osmanlı’nın bir devamıydı. 1915 Tertelesi’ni (hem zihniyet açısından, hem kadro açısından) gerçekleştirenler Dersim Tertelesini de gerçekleştirenlerdir. 1937-38 Tertelesi’nde Ermenilerin, özellikle Hıristiyan Ermenilerin takip edildiğini ve hedef olarak tespit seçildiğini de araştırma sürecinde öğrendik. Birinci Tertele’yi büyüklerinden dinleyen, ikinci Tertele’yi doğrudan yaşayan bu halkın acılarını bilinir kılmak için 1937-38 süreci çok sağlam tanıklıklara sahipti. Tarihsel ve toplumsal araştırma süreçlerinde en önemli belge insandır. Bu insanların tanıklığıyla Tertele’yi daha etkili biçimde anlatmak istedik.
Tarih çalışmalarını daha önce de insan öyküleri üzerine yapmıştınız. İnsan tanıklığı, resmî tarihin, yok sayılanın esasıdır diyebiliriz o zaman…
Dediğim gibi en büyük belge insandır. Bu insandan elde ettiğimiz bilgiyi pek çok açıdan teyit ederek sağlam bir dayanağa dönüştürdüğünüzde onun karşısında kimse duramaz. Resmî ideolojinin toplum ve düşün dünyasında yarattığı çürümenin boyutları dehşet verici. Biz hakikatleri açığa çıkarıp birer belgeye dönüştürdüğümüzde ve bilimsel bir çalışmayla düşünce ürettiğimizde resmî tarihin yalan üzerine kurulu tüm tezleri yıkılıyor. Gerek 1915 gerekse de 1938 Tertelesi’ne dair resmî tarihçilerin “devletin zoru”ndan başka hiçbir dayanakları kalmamıştır. Resmî tarih tezi yıkıldı… Ancak alternatif tarih tezi de henüz yazılmadı. Şimdi yeni belge ve bilgilerle alternatif tarih tezi yazma zamanı...
Kitapta anlattığınız ve izini sürdüğünüz Halvori Surp Garabed Manastırı ve Keşiş ailesinin, devletin özel hedefi haline geldiğinden bahsediyorsunuz. Bunu nedeni nedir?
Cumhuriyet’in kurucu kadroları hem Türkçü hem de İslamcıydı. 1915 Tertelesi’nden sonra Dersim’de kurumsal varlığını sürdürebilen tek inanç merkezi Halvori Surp Garabed Manastırı’dır. Diğer kilise ve manastırlar ya yıkılmış ya da dini görevli olmadığı için işlevsiz kalmış. Fakat Halvori Surp Garabed Manastırı 1938’e kadar Hıristiyan Ermeniler için hizmet veriyordu. Türkçü-İslamist devletin özellikle Kızılbaşlığın yanı sıra Hıristiyanlığı dolayısıyla onun kurumsal mekânlarını ve din adamlarını hedef alarak yok etmeyi amaçlıyor. Yani İslamlaştırma ve Türkleştirme politikası…
1925 Şark Islahat Planı dâhilinde bir Türkleştirme politikası var. Fakat bir yanda da Alevileri “Müslümanlıktan” dolayı Ermenilerden ayıran bir tutum da var. Bir tanığın anlatımını aktarıyorsunuz hatta “Müslüman kanı, Hıristiyan kanına karışmasın diye ayrı ayrı öldürdüler” diyor. Bu politikanın sebebi ne?
Şark Islahat Planı’nda yalnız Türkleştirme yok. Aynı zamanda İslamlaştırma var. Dolayısıyla Hıristiyan ve Ermenileri yok etmek adeta bir varlık yokluk sorunu devlet açısından. Çünkü onlar yok edilerek vatanları, ekonomileri, zenginlikleri talan edilmiş. Kızılbaş Kürt ve Zazalar kötü ancak onlardan daha kötü olan Ermeniler, Hıristiyanlar… Bu zihniyet hala devam ediyor.
Öte yandan Dersim, karma bir yapıya sahip. Fakat bu yapı birbirini eritmeye ya da yok etmeye çalışmıyor. Devlet yok etmediği sürece… Siz, uzun yıllardır bölge hakkında araştırma yapan biri olarak bu bir aradalığın sebebi olarak neyi görüyorsunuz?
Tek tanrı ve tek din diktatörlüğünün çok tanrılı inanç yapısını yok edememiş olmasına bağlıyorum. Dersimli Ermenilerin Hıristiyanlığı da henüz kitaba (İncil) uydurulamamış, zira Kızılbaşlık da İslamlaştırılamamış…
Tanıklıklar üzerinden bir tarih araştırması yaptığınızdan bahsettik. Bir yandan da yok edilen, sürülen insanları bulmak, ulaşmak gibi bir gerçeklik var. Keşiş ailesine ulaşmak zor oldu mu?
Keşiş ve ailesi Tertele’de yok edilmiş. Keşiş’in oğlu Toros sağ kalmış. Tesadüfen geride kalan az sayıda yetişkin ve çocuğu da Konya, Bolu, Denizli’ye sürgün ediyor devlet. Kopuyor ilişkileri. Kimi Türk, kimi Sünni İslam, kimi Alevi/Kızılbaş olmak zorunda kalıyor. Ailesi değil, ancak Keşiş’in akrabaları bunlar. 2011 yılında Isparta’da bulduğumuz bir kayıp kızın Keşiş’in akrabası “Dersim’in kayıp Ermeni kızı” çıkması üzerinden iz sürerek bulduk bu insanları. Bolu, Dersim, Elazığ, İstanbul, Konya, Almanya, Fransa’da… Kendilerine “Keşiş’in torunları” diyen bu insanlara ulaşmak çok kolay olmadı elbet.
Keşiş’in torunları olarak ulaştığınız kişiler, köklerini ve aidiyetliklerini nasıl koruyor? Siz neler gözlemlediniz?
Birinci kuşak inanç olarak Hıristiyan inancından kopsa da Ermeni etnik kimliğine mensup olduklarını biliyorlar. İkinci ve üçüncü kuşak ise bu gerçekliği çok sonraları öğrenmiş. Ancak bu aleni yaşanan bir şey değil. Kendi içinde saklı, adeta bir sır gibi. Tabii bu yaşadıkları yere göre değişiyor. Dersim’de Alevi/Kızılbaşların içinde yaşayanlar, Ermeni etnik kimliği daha açıktan biliniyor ve yaşıyorlar. Misal “Agop’un kızı” olarak. Ancak Konya, Bolu vb. yerlerde farklı, oralarda Türk ve Müslüman, Kürt Müslüman, Kürt Kızılbaş olarak biliniyorlar. Metropollere gidenler, zamanla orada yeniden Hıristiyan ibadet merkezleriyle ilişkileniyor. Ancak bu tam olarak “kimliğine kavuşma” biçimine dönüşmüyor. Son derece problemli, parçalı süreçler… Özellikle ikinci ve üçüncü kuşakta Keşiş’in kim olduğunu, Dersim’in neresi olduğunu, Halvori Surp Garabet Manastırı hakkında fazla bir şey bilmedikleri halde “Biz Keşiş’in torunuyuz” demeleri dikkat çekici. Aidiyet duygusuyla bir kimlik arayışı var.
Peki, Dersimli Ermenilerin ikinci bir kitabı daha olacak, onu nasıl bir düzlemde planlıyorsunuz?
Evet, Keşiş’in Torunları bu alanda yaptığımız kapsamlı çalışmanın ilk adımı ve deyim yerindeyse konuya giriş. Halvori Surp Garabet Manastırı ve Vanklı, Zımexlı Ermeniler. Araştırmanın daha kapsamlı hali ikinci kitap olarak çıkacak. Alevi, Sünni, Hıristiyan, Ateist Ermenilerin öyküleri olacak…
SUZAN DEMİR