İnsanların doğuştan sahip oldukları tüm hakları ihlal etmeyi devletin meşru hakkı olarak gören bir dünyada insanca yaşam ne kadar mümkün olabilir? Devlet binlerce yıllık örgütlü geleneği ile insanları tek tek, toplu katlediyor, tutukluyor, işkenceden geçiriyor. 21. yüzyılda kadın ve çocukları köle pazarında satıyor, erkekleri herhangi bir ordunun askeri yapıyor. Tarafı olduğu, olmadığı, katıldığı katılmadığı bir savaşın cephelerine yerleştiriyor. Ölmenin ve öldürülmenin dışında bir insan hakkı yok diyen ulusal ve uluslararası bir ‘‘hukuk’’la karşı karşıyayız. DAİŞ adıyla bir çete ordusu Ortadoğu’yu, Afrika’yı, Fransa’yı kasıp kavururken, insanları parçalarken kılını kıpırdatmayan bir uluslararası, ulusal sözleşmeler ve yasalar mezarlığıdır artık hukuk. Bu mezarlığın hükmü geçiyor artık tüm dünyada.  

Özellikle 11 Eylül’den sonra, ''Terörle savaş'' adı altında birçok uygulamayı meşrulaştıran ABD, 15 yıldır tüm dünyaya hukuk, anayasa, insan hakları konularında kendine göre bir ayar verdi. Bu ayarın dayandığı paradigmayı şöyle özetleyebiliriz: “İnsan haklarını ihlal etmek devletin hakkıdır.” Bu paradigmanın geçerli olduğu bir dünyadayız. Bu yüzden 2-3 yıl içinde yüzbinlerce insanı canından, yurdundan eden Suriye savaşında hiçbir uluslararası hukuk işlemedi. Bu yüzden DAİŞ-AKP ilişkisi, ittifakı hatta birbirinin aynısı olması karşısında uluslararası hukuk devreye girmedi. AKP son birkaç ayda yüzlerde sivili katledip, binlercesini hukuksuzca tutuklarken hiçbir devletin sesi çıkmadı. Bu yüzden bugün DAİŞ Antep’te Êzîdî kadınları sattığı bir pazar oluşturabiliyor. Bu yüzden DAİŞ Palmira’yı, AKP ise Kurşunlu Camisi’ni yıkabiliyor. Bu yüzden Türkiye günlerdir tartışılan Musul’a 2000 askerini sevk etmeyi elini kolunu sallaya sallaya başarıyor. DAİŞ önemli oranda kırıldıktan sonra Musul’a DAİŞ’le savaşta peşmerge güçlerini eğitmek için girdiği yalanını hiçbir sakınca görmeden söyleyebiliyor. 

Herkesin çıkarının öldürdüğü bir uluslararası hukuk var dünyada. Bu yüzden ne Türk askerlerinin Musul’a girmesinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyleyen Rusya, Irak, ABD açıklamalarının bir değeri var, ne de Bağdat yönetiminin, NATO’ya Türkiye’nin askerlerini çekmesi için çağrı yapması talebinin. Şengal’deki DAİŞ işgaline ve zulmüne karşı halkını savunan gerilla güçlerine Şengal’i terk etme ültimatomu veren Mesut Barzani’nin pişkince “Bu sevkiyat Irak ve Türk yetkilileri arasındaki anlaşmaya dayanıyor. Bu konu fazla abartıldı’’ diyebilmesi de devletlerin hiçe saydığı hukuk ve yasalarla bağlantılı. 

İnsan Hakları Haftası'na hiç de iç açıcı olmayan buna benzer yüzlerce olayla giriyoruz. Bu olayların insanım diyen herkeste ayaklandırdığı temel insani duygular var. Tüm insan hakları zaten bu duygulardan mayasını alıyor. İnsan Hakları Haftası'nda yaşanan hak ihlallerinin dökümünü paylaşmanın ve bunlar karşısında protestolar geliştirmek anlamlı. Ama dünyanın gidişatına baktığımızda insan hak ve hukukunun dayanacağı paradigmayı sağlamlaştırmak ve geliştirmek çok daha acil görünüyor. Devletlerin ‘‘insan haklarını çiğnemek benim hakkımdır’’ anlayışı binlerce yıl içinde toplumsal ahlak çiğnenerek geliştirildi. Bugün direnenlerin cephesinde olan herkesin, bu çiğnenen toplumsal ahlakı yeniden araması ve canlandırması insan gibi yaşamanın olmazsa olmazıdır. 

Toplumsal adaletten ve ahlaktan koparılmış, bireysel hak ve hukukun hiçbir geçerliliği olmadığını her gün yeni örneklerle anlatıyor. Binlerce insan toplumundan kopup Avrupa ülkelerinde bireysel kurtuluşu aramak için çıktığı yollarda kundaktaki bebekleriyle ölüyor. Ölemeyenler ise tarihlerini ve değerlerini yağmalayan, yakan savaşın mimarı ülkelere sığınıp onlardan medet umuyorlar. Toplumsal adaleti ve hukuku çiğneyerek ayakta kalan kapitalist modernitenin bireysel hak ve hukuk kapsamında vereceği sınırlı ve şartlı yemlere atlıyorlar. 

Ama insanların doğuştan gelen haklarını savunmak ancak toplumların kendi öz kurumlarını kendi ülkelerinde geliştirmeleri ile mümkündür. Tarihi yazacak olan ve toplumsal doğayı yıkılıştan kurtaracak olan da insan olabilmek için savaşanların büyük bir direnişle yarattıkları insan hak ve hukuku olacaktır. Doğduğu topraklarda insan olarak yaşamak için savaşanlar yazıyor bu hakları. Toplumsal ahlakın ve adaletin insana verdiği anlamlı ayrıcalıkların farkındalığı ile özgür yaşamı yaratanlar yazıyor. İnsan haklarını ihlale en fazla açık hale getiren savaş, göç, yoksulluk ve işsizlik, eğitimsizlik son bulsun diye mücadele edenler yazıyor. İmralı’da en büyük hak ihlallerine karşı direnip, toplumsal ahlakın gücünü savunarak bireysel hakların toplumsal ahlak ve toplumsal hakların yaşanmasına bağlı olduğunu ispatlayan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, hukuk paradigması ile yazıyor. 

İnsan Hakları Haftası boyunca en fazla tartışmamız gereken önemli sorular olduğuna inanıyorum. İnsan olmak nedir? İnsan haklarının dayanması gereken paradigma nedir? Hiçbirimize yaşam hakkı tanımayan bunca devlet-devletler hukuksuzluğuna karşı nasıl direnmeliyiz? Doğduğumuz ve yaşadığımız toprağın, toplumun ve kültürün köklerine sarılarak nasıl birey oluruz? Bunca zulmün ortasında yaşamanın tek seçeneği haline gelen öz savunmamızın hukukunu devlet hukuku karşısında nasıl geliştireceğiz? Ancak bu soruların yaşamsal cevaplarını üretmek bizi devletlerin meşru saydığı insan hakları ihlalleri karşısında savunabilir. Eğer bunu başaramazsak, fiziksel ya da anlamsal olarak her an her yerde vurulup düşebiliriz. 

Doğuştan gelen tüm haklarımızın, daha anne karnındayken gasp edildiği bir dünyaya doğuyorsak, sadece direnmek insanı insan yapar. Ve sadece insan olabilenler temel hak ve hukuklarından bahsedebilir ve bunun kavgasını yaşayabilir. Bin bir çeşit teslimiyetin ve ölümün dayatıldığı günümüz dünyasında, en temel insan hakkı direnmektir!