- Uçsuz bucaksız bir kitap var karşımızda, dünyanın sayılı çöllerinden birindeyiz. Amerika’nın ABD’ye dönüşme sancısının olduğu yıllar. Kimi figürleri gerçekte yaşamış Glanton Çetesi’nin ardında, Meksika sınırında geziniyoruz. Amaç, bir kontrgerilla faaliyeti titizliğinde “yerlilerin” kafa derisini soymak. Yolumuz Meksika’ya düştükçe karşımıza çıkan İspanyollar’ın kafalarını da soyuyoruz. Neticede insanların kafa derisi birbirine benzer.
- Cormac McCarthy western türünün bütün boyasını, cilasını söküp atmaya and içmiş bir yazar. Hikaye, mekan ve atmosfer çarpıcı olsa da Kan Meridyeni’ni okumak şiddet sahnelerinden bağımsız olarak zor. Hiç kesilmeden devam eden cümleler birbirine “ve” bağlacıyla eklendiğinde İngilizcede İncil’i çağrıştırıyor. Ve tıpkı İncil’deki gibi katiller, tecavüzcüler, rahipler, yargıçlar, askerler, soytarılar, büyücüler ve kurbanlar cirit atıyor.
BİLGE AKSU
1985’te ABD’de yayınlandıktan sonra hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinen ve modern klasikler arasında kült mertebesine erişen Cormac McCarthy’nin Kan Meridyeni romanı bu yıla kadar Türkçede yoktu. Orijinal dilinden okumanın herhangi bir kitaba kıyasla epey zorlayıcı olduğu bu metin, okuyucuların yoğun baskısı, yayınevi emekçilerinin teşvikleri ve çevirmen Begüm Kovulmaz’ın çelik iradesi sayesinde geçtiğimiz haftalarda İthaki’den yayınlandı.
Sıradan insanlar olarak dünyanın fiziksel büyüklüğünün farkında değiliz. Çocukluğumda, şoförlük yapan amcamın kamyonuyla seyahatlere giderdim. 6 yaşındayken yolumuz saman nakliyatı için Konya’ya düştü. Tarlaların arasında kilometrelerce yol gitmemize rağmen bir mezraya bile rastlamadan, bir benzin istasyonu bulamadan ilerlediğimizi; sağıma soluma baktığımdaysa herhangi bir ufuk çizgisi dahi göremediğimi hatırlıyorum. Uçsuz bucaksız, insansız ve yaşamsız bir mahşer alanı gibiydi. Dağların arasında büyümüş bir çocuk olarak, akşamüstü batan güneşi gördüğümde ilkin neyi gördüğümü dahi anlamadım. Köyümün batı ufkundaki dağ sırasının ardına her akşam aceleyle saklanan güneş, o devasa düzlüğün uç noktasında içi aydınlatılmış dev bir balon gibi uzun uzun süzüldü ve yavaşça gözden kayboldu.
Bir karakter düşünün. 400 sayfa boyunca bin bir katliama, tecavüze, yangına, fırtınaya, salgına rastlayıp sağ kalmayı başardıktan sonra, çölün ortasındaki bir kayalıkta soğuktan titreyerek sabahlamış. Güneş doğduğunda en yakın medeniyete doğru yola düşecek. Sakatlanmış atını önden çekip ilerlerken, aşağıda bir yerde onlarca cesedin yattığını görüyor. Onun için sıradan bir görüntü bu. Belki üç gün evvel onu kovalayanların işi, belki de bambaşka bir çetenin. Cesetlerin arasında dolanıp neler olduğunu kestirmeye çalışırken kenardaki kayalıklara yaslanmış oturan yaşlı bir kadın görüyor. Belli ki can çekişiyor zavallı, bir kovuğa kendini gizlemiş yine de. Yanına yaklaşıp sesleniyor, cevap gelmeyince uzanıp yokluyor şöyle. Gerisini yazardan ödünç alalım: “Küçük kovuğa uzanıp kadının koluna dokundu. Kadın tüm gövdesiyle birazcık kımıldadı, hafif ve kaskatıydı. Ağırlığı yok gibiydi. Yalnızca kuru bir kabuktan ibaretti ve yıllardır o yerde ölüydü.” (S. 373)
Uçsuz bucaksız bir kitap var karşımızda. Hikayenin evreni kabaca 1 milyon km2’den fazla alana yayılıyor, dünyanın sayılı çöllerinden birindeyiz. Anlatı zamanı 30 yılı aşıyor ve bu devasa genişlikte rastladığımız ölü sayısı, canlıların kat be kat fazlası. Kitabı okuyana dek doğal mumyalanmadan benim de haberim yoktu, insan evladı aşırı sıcak bir çölde çürümeye fırsat bulamadan kendi kabuğuyla kalabiliyormuş gerçekten.
19. Yüzyılın ortalarında bir çocuk evinden kaçıp kendi hayatını kurma derdine düşüyor ve olaylar gelişiyor. Amerika’nın ABD’ye dönüşme sancısının olduğu yıllar. Kimi figürleri gerçekte yaşamış Glanton Çetesi’nin ardında, Meksika sınırında geziniyoruz. Amaç, bir kontrgerilla faaliyeti titizliğinde “yerlilerin” kafa derisini soymak. Bunu o dönemin en büyük kentlerinden Chihuahua’nın valisi sipariş etmiş. Kelle başına 100 dolar kazanacaklar. Yanlarında bu evrenin felsefi katmanını oluşturan devasa cüsseli Yargıç Holden var. Bu çeteyle yola çıkıp bugünkü Teksas, New Mexico, Arizona gibi eyaletlerin güneyinde Amerikan Yerlilerini arıyoruz ama yolumuz Meksika’ya düştükçe karşımıza çıkan İspanyollar’ın kafalarını da soyuyoruz. Neticede her insanın kafa derisi birbirine benzer. Valiye daha fazlasını sunmanın bir sakıncası yok.
Cormac McCarthy western türünün bütün boyasını, cilasını söküp atmaya and içmiş bir yazar. Bu kitap 1985’te ilk yayımlandığında pek ses getirmemiş. Az sayıda okur ve eleştirmen, kitaptaki detaylı şiddet sahnelerinden rahatsızlık duyup pek lafını etmemişler. Harold Bloom’un süzgecine takılınca bir meseleye dönüşmüş. Gerçi Bloom da evvela mesafeliymiş kitaba, etkisinden kurtulamamış olsa gerek ki McCarthy’i Faulkner ve Melville’in yanı başına oturtmuş sonradan.
Farklı ve tuhaf bir biçem
Hikaye, mekan ve atmosfer çarpıcı olsa da Kan Meridyeni’ni okumak şiddet sahnelerinden bağımsız olarak zor. McCarthy’nin edebi anlayışı hiç yardımcı olmuyor. Yazarın kimi zaman sonu gelmez cümleleri, imla kurallarına kendine özgü kriterler belirlemesi ve en önemlisi, diyalog kısımlarında kimin konuştuğuna dair ipuçlarını bilerek gizlemesi epey zorlayıcı. Çevirmenin önsözde belirttiği üzere, McCarthy farklı ve tuhaf bir biçem yaratma derdinde esasen. Hiç kesilmeden devam eden cümleler birbirine “ve” bağlacıyla eklendiğinde, İngilizce özelinde İncil’e benzemesi söz konusu. Biz tabii bunu Türkçede algılamıyoruz.
Kitabın evreni de İncil’den farklı sayılmaz. Katiller, tecavüzcüler, rahipler, yargıçlar, askerler, soytarılar, büyücüler ve kurbanlar her sayfasında geziniyor. McCarthy, daha ilk sayfaya gelmeden birkaç epigraf koyuyor önümüze. Valéry’den bir şiir, Alman mistik felsefecisi Boehme’den bir tespit ve 1982 tarihli bir gazete küpürü. Habere göre Etiyopya’nın kuzeyindeki 300 bin yıllık fosil kalıntısının kafatası incelenince, kafa derisinin yüzüldüğüne dair bulgular ortaya çıkmış. Bu da herhalde yazar için Kan Meridyeni’nin evrenine dair tüm tereddütleri gidermiş.
McCarthy, özellikle Yargıç Holden karakteri üzerinden bir fikir çarpışması yaratıyor kitap boyunca. Çarpışmanın diğer tarafında biz zavallı okurlar varız, biraz da yazarın kendisi belki. Okuyucuların belli bir kısmı bu kitabı iki sebepten yarım bırakıyor: ilk olarak yukarıda değindiğim tuhaf biçemine adapte olamıyorlar, ikincisi de hiçbir karaktere kendilerini yakın hissedemiyorlar. İlk sayfadan itibaren çoğunlukla perspektifinde ilerlediğimiz “çocuk” da, çete lideri Glanton da, arada bir karşımıza çıkan kanun koyucular da, Yargıç Holden da özdeşlik kuracağımız bir mesai harcamıyor bizimle. Yazar, karakterleri parlak bir vitrine koymuş ama dokunmamıza, hissetmemize izin vermiyor adeta. Geçişler çok keskin, fikirler derine inmeden savunuluyor.
“Savaş hep buradaydı”
Yargıç Holden yine de bu kitabın felsefi özü. “Savaş hep buradaydı, insandan evvel onu bekliyordu.” (S. 299) cümlesi, girişte görülen epigrafla aynı şeyi söylüyor. Holden kimine göre Gnostisizm’in kusursuz bir yansımasıyken kimine göre Hobbes’un “doğa durumu”nun bir sonucu. Kuralını kendi koymadığı hiçbir olguya ya da varlığa inanmıyor. Bir yavru köpeği suya atıp boğabilecek kadar caniyken, demir kafes içinde gezdirilen “budalayı” (engelli bir birey) boğulmaktan kurtarıp himayesine alabiliyor. Köpeğin hayatına son vermek ölümün, budalayı yanında taşımak hayatın sahibi olduğunun bir göstergesi. Ayrıca bir krala yaraşacak şeyin, yanında bir soytarı taşımak olduğunu biliyor.
Holden aynı zamanda bir eski zaman bilgesi. Yanında taşıdığı defterlere aldığı notlar, yaptığı çizimler ve Glanton çetesine sunduğu öğretiler onu sıradan bir kötü olmanın ötesine geçiriyor. Gücü elde edip sefasını süren bir Marki de Sade değil; çeteyi tenhada sıkıştıran kalabalık bir yerli grubundan, volkanik arazide bulunduğunu bildiği kükürt ve güherçileyle kurtarmasını bilen modern bir Demiurgos o. “Selamını aldığı” kalabalık bir grubu azgın nehir sularında kurban edebilen, düşmanın yerliler yahut İspanyollar olarak değil, “başka insanlar” olarak sınıflandırılmasını salık veren ve tüm bunlara rağmen büyük bir kıyımın ardından çetesiyle döndüğü şehirde valiye geçit töreni düzenletebilen bir siyasi deha.
Holden’ı ve girişteki epigrafı düşündükçe Chomsky’nin talebesi sıfatıyla ortamlarda kendine yer edinen Steven Pinker geliyor aklıma. “Doğamızın İyilik Melekleri” üst başlıklı kitabında Pinker şiddetin tarih boyunca azaldığını, modern insanın bilinen en güvenli, en huzurlu dönemde yaşadığını savunuyor (tabii Holden gibiler de öldükten sonra). Kanıtlarını hem tarih öncesi toplulukların ölüm kayıtlarından hem de ortaçağdan bugüne cinayet oranlarından topluyor; üstelik insanı ne tamamen iyi ne tamamen kötü sayıyor. Ona göre bizde hem şiddete yatkın “iç şeytanlar” var hem de empati ve ahlak gibi “iyi melekler”. Arkeologların ve antropologların şiddetle karşı çıktığı Pinker’a göre bile “şeytani” kalan Holden’ın yaratılması reel tarihten büyük bir sapma. Neticede Gürcistan’daki Dmanisi’de yaklaşık 1,8 milyon yıl önce dişlerini kaybetmiş birinin başkalarınca beslenmiş olabileceğini, Irak’taki Shanidar Mağarası’nda ise ağır yaralarla yıllarca yaşamış bir Neandertal’e bakım verildiğini arkeolojik bulgulardan tahmin ediyoruz. Bu olumlu örnekler nasıl ki genellemeyi meşru kılmıyorsa, McCarthy’nin epigrafı yahut ikonik Holden karakteri de kılmıyor.
Neyse ki McCarthy’nin karakterlerine mesafeli tutumu da bu felsefeyi sorgulamamıza imkan veriyor. Çocuğun perspektifine yakınlaştığımız kısımlarda onda gördüğümüz vefa ve vicdan temsili kararlar, Holden’ın tüm tehditlerine karşın sürmeye devam ediyor. Bir dans sahnesinde Holden’ı tüm heybetiyle, hiç yere düşmeden ve sürekli devinim içinde izlemeye devam ederken, onun bütün bir insan temsilini değil yalnızca bir yönünü üstlendiğini düşünüyoruz. Ki validen, askerden el alan bu kurumsal yön bugün de tüm veçhesiyle devam ediyor. Devlet, siyaset, mülkiyet ya da adına ne dersek diyelim, kurumlar ortaya çıkmadan evvel Holden’lar, Ramsay Bolton’lar, Joker’lar var mıydı derseniz ben şüphemi belirtirim.