Büyük alanların dönüşü ve toplumun stratejisi (2)

  • Belgenin en dikkat çekici yanı Batı Yarımküre için Monroe Doktrini'ne açıkça geri dönmesi. Belge, Monroe'ya bir "Trump Ek Kuralı" ilan ediyor. "Ek kural" kelimesi, Theodore Roosevelt'in 1904'te Monroe'yu müdahale gerekçesine dönüştüren ek kuralına doğrudan bir gönderme. Schmitt'in 1939'da model aldığı doktrin.
  • Önder Abdullah Öcalan'ın yıllar önce kapitalist modernite ve 1945 düzeni için yaptığı teşhisi, bugün sistemin merkezi kendi ağzından tekrarlıyor. Kriz ortak, ama krizden çıkış için önerilen yönler birbirinin tam tersi. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Soğuk Savaş sonrası Amerikan dış politikasını sert bir özeleştiriyle açıyor.
  • Bugünkü değişim, demokratik modernite paradigmasını kendiliğinden haklı çıkaran bir gelişme değil. Daha çok o paradigmanın gerçek sınavının başladığı an. Sınırlar yapışkandır ve kolay değişmez ama onları ayakta tutan düzenin mantığı krizdedir. Kriz çöküş demek değil. Kürtler açısından tehlike de fırsat da bu aralıkta yatıyor.

SİNAN CUDİ

Dosyanın ilk bölümünde, Roma'daki sessizlikten yola çıkarak bölgenin yirminci yüzyılda iki katmanda nasıl nesneleştirildiğini izlemiştik; önce büyük güçlerin çizdiği haritayla, sonra o haritadan doğan devletlerin birbirini güvenceye almasıyla. Bu bölümde ABD'nin bölgeyle ilişkisinin son salınımını, Erbil'den çekilmeyi ve 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni, krizin yönü üzerine Önder Apo'nun teşhisiyle birlikte ele alıyoruz.

ABD'nin Ortadoğu ile ilişkisi, vekiller aracılığıyla yönetmek ile doğrudan sahada bulunmak arasında gidip gelen bir sarkaç gibi okunabilir. 1945'ten 1979'a kadar ağırlık vekillerdeydi: Türkiye, Şah İran’ı ve İsrail üzerinden dolaylı bir varlık. 1969'da ilan edilen Nixon Doktrini bu mantığı açıkça formüle etti; müttefikler kendi insan gücünü sağlayacak, ABD arkadan destekleyecekti. 1979 İran Devrimi bu sütunlardan birini yıktı. Ocak 1980'de Carter Doktrini Körfez'i doğrudan ABD çıkarı ilan etti ve 1983'te Merkez Komutanlığı (CENTCOM) kuruldu. Sarkaç sahaya doğru dönmeye başlamıştı.

Kürtlerin "vazgeçilmezliği"

1991 Körfez Savaşı, ABD'nin bölgede askeri olarak kalıcı biçimde konumlandığı andı. Savaşın hemen ardından Irak Kürtlerine yönelik baskı ve kitlesel göç, BM Güvenlik Konseyi'nin 688 sayılı kararını ve kuzey Irak'ta uçuşa yasak bölgeyi getirdi. Kurulan güvenli bölge, bugünkü Kürdistan Bölgesi'nin fiili temelini oluşturdu. 2003 işgali ve ardından 2005 Irak anayasası, bu fiili durumu federal bölge statüsüyle hukuka geçirdi. ABD'nin doğrudan sahada olduğu bu dönemde Kürtler, Washington için bölgedeki en güvenilir ortaklardan biri haline geldi.

Aralık 2011'de ABD birlikleri Irak'tan çekildi. Sarkaç bir kez daha geri dönmüş gibiydi. Haziran 2014'te IŞİD'in Musul'u ele geçirmesi bu geri dönüşü yarıda kesti. Inherent Resolve, ABD'nin istemeden geri döndüğü bir parantezdi. Bu parantezin Suriye ayağında karadaki savaşı YPG ve YPJ ile sonradan kurulan Suriye Demokratik Güçleri yürüttü. Eylül 2014'te başlayan Kobanê direnişi, Ekim 2017'de Rakka ve Mart 2019'da Baxoz, örgütün toprak hakimiyetinin sona ermesini simgeleyen eşiklerdi.

Örüntü burada da işledi. Ekim 2019'da ABD'nin Türkiye sınırındaki birliklerini çekmesinin hemen ardından Türkiye kuzeydoğu Suriye'ye askeri harekat başlattı. Aralık 2024'te Esad yönetiminin çöküşü, denklemi yeniden kurdu. Washington'un muhatabı artık Şam'da yeni bir merkezdi ve Suriye Demokratik Güçleri'nin bu merkeze entegrasyonu ABD politikasının ana hedeflerinden biri haline geldi.

foto:AFP

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi

Eylül 2026'nın sonunda son Amerikan birlikleri Erbil Hava Üssü'nü boşalttı. Pentagon bunu IŞİD'i Irak'ta yenen askeri misyonun başarılı kapanışı olarak ilan etti ve güvenlik sorumluluğunu Irak güvenlik güçleri ile Peşmerge'ye bıraktı. Koalisyonun IŞİD karşıtı görev gücü Ürdün'e taşındı. Irak'ın koalisyonun Suriye operasyonlarını kendi topraklarından desteklemesine tanıdığı süre de Eylül 2026'da doldu. Erbil üzerinden işleyen lojistik ve hava hattı koptu. Suriye'de yüzlerce Amerikan askeri kalsa da, bu varlığın arkası artık Irak değil Ürdün. Barrack'ın Roma metni bu çekilmenin diplomatik ve ahlaki mührü olarak okunabilir.

Aslında bu çekilmenin gerekçesi Aralık 2025'te yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde yazılı. Belgenin Ortadoğu bölümü "Yükleri kaydır, barış inşa et" başlığını taşıyor. Belge, ABD'nin en az yarım yüzyıl boyunca Ortadoğu'yu diğer bütün bölgelerin önünde tutmasının üç nedenini sayıyor: bölgenin dünyanın en önemli enerji tedarikçisi olması, süper güç rekabetinin ana sahnesi olması ve dışarıya taşma riski taşıyan çatışmalar. Ardından bunlardan en az ikisinin artık geçerli olmadığını ileri sürüyor. ABD yeniden net enerji ihracatçısı, süper güç rekabeti de yerini büyük güçlerin konum kapışmasına bırakmış durumda.

Belgenin yöntemi yük kaydırmak. ABD, müttefiklerin kendi bölgelerinin birincil sorumluluğunu üstlendiği bir ağın toplayıcısı ve destekçisi olacak. Suriye bu ağın içinde açıkça anılıyor. Belgeye göre Suriye halen potansiyel bir sorun ama Amerikan, Arap, İsrail ve Türk desteğiyle istikrara kavuşabilir ve bölgedeki yerini yeniden alabilir. Ankara bu cümlede Suriye'nin taşıyıcılarından biri olarak var. Kürtler ya da Suriye Demokratik Güçleri yok.

Belgenin ilkeleri de bu sessizliği açıklıyor. "Ulusların önceliği" ilkesi, ulus-devleti dünyanın temel siyasi birimi olarak tanımlıyor ve öyle kalacağını söylüyor. Bölgeye yaklaşım da aynı çizgide; belge, Körfez monarşilerini gelenekleri ve yönetim biçimleri konusunda "azarlama" deneyimini bırakmaktan ve bölgeyi, liderlerini ve uluslarını oldukları gibi kabul etmekten söz ediyor. Bu, 2003'teki demokrasi ihracı söyleminin açık reddi.

Bir belgede iki gelenek

Belgenin en dikkat çekici yanı ise Batı Yarımküre için Monroe Doktrini'ne açıkça geri dönmesi. Belge, Monroe'ya bir "Trump Ek Kuralı" ilan ediyor ve yarımkürede yabancı güçlerin stratejik varlıkları kontrol etmesine izin vermeyeceğini söylüyor. "Ek kural" kelimesi, Theodore Roosevelt'in 1904'te Monroe'yu müdahale gerekçesine dönüştüren ek kuralına doğrudan bir gönderme. Schmitt'in 1939'da model aldığı doktrin, seksen altı yıl sonra ABD'nin resmi stratejisine geri dönüyor.

Ortadoğu için ise tablo karışık. Belge bir yandan yükü bölge devletlerine devretmek istiyor. Öte yandan vazgeçilmez çıkarlar listesi uzun: Körfez enerjisinin düşman eline geçmemesi, Hürmüz'ün açık ve Kızıldeniz'in seyredilebilir kalması, bölgenin terör kuluçkası olmaması ve İsrail'in güvenliği. Buna, hiçbir ulusun küresel ve bazı durumlarda bölgesel hakimiyet kurmasına izin vermeme ilkesi ekleniyor. Bu, saf bir Spykman cümlesi. Aynı belge, kendi yarımküresi için Monroe-Schmitt mantığını, Avrasya kıyıları için Spykman mantığını taşıyor. Kendi alanında istediği büyük alan hakimiyetini, Ortadoğu'da Türkiye'ye, İran'a ya da İsrail'e tanımıyor.

Bu ikili yapı, çekilmenin bir bölgeden çıkış olmadığını gösteriyor. ABD sahadan çekilirken ağın merkezinde kalmayı hesaplıyor. Ancak bu hesap, çekilmenin yarattığı boşluğu bölge devletlerinin hakimiyet iddialarına ve olası çatışma dinamiklerine açık bırakıyor. 2026'nın sonbaharında Ortadoğu, tam olarak bu gerilimin içinde duruyor.

Krizin yönü

Önder Abdullah Öcalan'ın yıllar önce kapitalist modernite ve 1945 düzeni için yaptığı teşhisi, bugün sistemin merkezi kendi ağzından tekrarlıyor. Kriz ortak, ama krizden çıkış için önerilen yönler birbirinin tam tersi.

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Soğuk Savaş sonrası Amerikan dış politikasını sert bir özeleştiriyle açıyor. Belgeye göre Amerikan elitleri, tüm dünya üzerinde kalıcı bir hakimiyetin ülkenin çıkarına olduğuna kendilerini inandırdılar. Küreselleşme ve serbest ticaret üzerine yapılan hesaplar orta sınıfı ve sanayi tabanını oyup boşalttı. Uluslararası kurumlara bağlanan politika, devlet egemenliğini aşındıran bir ulus öteciliğe teslim oldu.

Bir hegemonun kendi kurduğu düzen hakkında böyle konuşması, krizin dışarıdan bir eleştiri olmaktan çıkıp içeriden itiraf edildiği anlamına geliyor. 1945 sonrası düzenin, onu kuran güç için bile taşınamaz hale geldiği kabul ediliyor. Bu açıdan Önder Apo'nun teşhisi doğrulanmış oluyor; mevcut uluslararası düzen, kapitalist modernitenin ve ulus-devletin krizine çözüm üretemiyor.

Zıt cevaplar

Teşhisteki bu örtüşme, cevaplarda keskin bir ayrışmaya dönüşüyor. Önderlik, krizden çıkışı ulus-devletin ötesinde, demokratik modernitede görüyor. Sistemin merkezinden gelen cevap ise ulus-devleti yeniden dünyanın temel birimi ilan etmek, egemenliği ve sınırları sertleştirmek ve büyük güçlerin kendi alanlarını tahkim ettiği bir düzen kurmak. Kriz, Önder Apo'nun öngördüğü gibi derinleşiyor ama sistem, krizden onun önerdiği yöne değil, eleştirdiği şeyin daha çıplak bir biçimine doğru kaçıyor.

Önderlik bu ihtimali Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu'nda öngörüyor. Sistemin krizden ulus-devleti güçlendirerek çıkmaya çalışacağını tespit ediyor ve stratejisini bu tespit üzerine kuruyor. Bu ayrıntı önemli. Demokratik entegrasyon, sistemin çözülmesini ya da merkezin dağılmasının açacağı boşlukları bekleyen bir strateji olarak değil, güçlenen bir ulus-devletle karşı karşıya kalınacağı varsayımıyla tasarlanmış bir strateji olarak okunmalı.

1919'un gölgesi

Tarih bu ayrışmanın neden önemli olduğunu gösteriyor. Schmitt'in büyük alan teorisi de bir krizin ürünüydü: 1919'da kurulan Versay ve Milletler Cemiyeti düzeninin çöküşü. O düzenin krizine verilen cevap demokratikleşme olmadı. Büyük alanlar, yayılmacılık ve sonunda yeni bir dünya savaşı oldu. Bugün büyük alan mantığının ABD'nin resmi stratejisine geri dönmesi, 1945 düzeninin krizinin 1919 düzeninin kriziyle aynı türden bir cevap üretmeye başladığının işareti olabilir.

Bu paralellik bir tekrar kehaneti değil. Farklar da belirgin; bugün tek bir yükselen revizyonist güç yerine birbirine rakip birçok merkez var. ABD kendi yarımküresine çekiliyor, Çin kendi alanını kuruyor, bölgesel güçler boşalan yerlere uzanıyor. Kapitalist modernite krize tek bir blok olarak değil, birbiriyle rekabet eden büyük alanlara dağılarak cevap veriyor. Bu da Ortadoğu'da tek bir "önder güç" yerine birkaç adaydan oluşan, çekişmeli bir tablo yaratıyor.

Belçikalı siyaset kuramcısı Chantal Mouffe'un liberal evrenselciliğe karşı önerdiği çok kutuplu dünya, bu noktada belirleyici bir ayrımı görünür kılıyor. Mouffe, 2005'te yayımlanan On the Political (Siyasal Üzerine) adlı kitabında, siyasetin çatışmalı doğasını bastırmak yerine onu meşru rakipler arasındaki bir mücadeleye dönüştürmeyi öneren agonistik demokrasi anlayışını uluslararası düzene taşır. Bölgesel bloklardan oluşan bir dünya düzenini savunurken de açıkça Schmitt'in pluriversum fikrine, yani dünyanın tek bir evrensel düzenden değil, birbirinden farklı siyasi birimlerin çokluğundan oluştuğu düşüncesine dayanır. Bu çok kutupluluk da devletler ve bloklar ölçeğinde düşünülüyor.

Önder Abdullah Öcalan'ın önerisi ise sınırları aşan ama devlet ya da blok kurmayan bir örgütlenme. Ayrım, sistemin merkezine karşı çok kutupluluğu savunmak ile devlet biçiminin kendisine itiraz etmek arasında.

Antonio Gramsci hapishanede benzer bir an için eskinin öldüğünü ama yeninin doğamadığını, bu ara dönemde pek çok hastalıklı belirtinin ortaya çıktığını yazmıştı. Önderliğin kaos aralığı kavramı bu tespite bir şey ekliyor; yeni kendiliğinden doğmaz, örgütlenerek kurulur ve kuruluş, hastalıklı belirtilerin en yoğun olduğu anda başlamak zorundadır.

Bu çerçevede bugünkü değişim, demokratik modernite paradigmasını kendiliğinden haklı çıkaran bir gelişme değil. Daha çok o paradigmanın gerçek sınavının başladığı an. Sınırlar yapışkandır ve kolay değişmez ama onları ayakta tutan düzenin mantığı krizdedir. Kriz çöküş demek değil. Kürtler açısından tehlike de fırsat da bu aralıkta yatıyor; sınırlar yerinde dururken, onları koruyan mantığın kimin lehine yeniden yazılacağı.