Türkiye objektif olarak bir çok pozitif olanak sunmasına rağmen; kötü yönetim ve tutarsız davranışlar nedeniyle enerjide merkez ülke olma şansını kaçırdı. Bu saatten sonra Türkiye sadece Rusya ve İran’ın taşeronu konumunda.

CAFER TAR / HABER / ANALİZ

Günümüz dünyasında devletler arası rekabetin en önemli alanlarından birisi enerjidir. Dünyanın bütün önemli güçleri enerji kaynakları üzerinde etkili olabilmek için kimi zaman neredeyse açık savaşı göze alan bir rekabet içine girişiyor. Yeterince enerji kaynağına sahip olmayan bir ülke; ne ülke içi günlük hayatı sürdürebilir, ne de sanayi üretimini devam ettirebilir. Enerji kaynaklarının tükenebilir oluşu, bir çok ülke açısından enerjide dışa bağımlılığın bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmesi ve diğer öngörülemeyen faktörler nedeniyle enerji günümüzde ülkelerin en önemli ulusal güvenlik meselelerinden birisi haline gelmiş durumda.

Kimi ülkeler enerji kaynakları açısından çok şanslıyken; kimileri tam tersine enerji fakiri durumunda. Örneğin Rusya fosil yakıtları açısından oldukça şanslı bir ülkeyken; AB ülkeleri ve Türkiye bu konuda oldukça fakir. Bu durum Rusya’yı özellikle enerji de bu ülkelere karşı avantajlı bir duruma getiriyor.

Güçlü bir sermayesi ve üretim alt yapısı olmasına rağmen; enerji arzını çeşitlendirememiş ve arttıramamış bir AB’nin mevcut refahını ve üretimini uzun vadeli sürdürebilmesi mümkün olmayacak. Ne kadar güçlü bir sanayininiz olursa olsun; onu harekete geçirecek enerji kaynaklarından yoksunsanız, sahip olduğununuz teknoloji ve onun üzerinden sürdürdüğünüz sanayi üretimini devem ettiremezsiniz.

Enerjide söz sahibi olmak belirleyici

Yeterince enerji olmadan sadece üretim de değil; aynı zamanda günlük yaşam da sürdürülemez; sağlıklı konut, güvenli ulaşım, gevenli sağlık hizmeti gibi günlük hayatımızın vazgeçilmezi olan faaliyetlerin tamamı ancak yeterince enerjiye sahip olunarak sürdürülebilinir.

Bu yönüyle enerji piyasalarını sadece sıradan bir metanın alınıp satılması olarak göremeyiz; enerji piyasalarındaki alıcı ve satıcı arasındaki ilişki bir yönüyle ülkeler arasındaki bağımlılık ilişkilerini de belirliyor.

Bu yönüyle dünyanın bütün önemli güçleri; enerjinin üretilmesinde, dağıtılmasında, fiyatlarının belirlenmesinde ve satılmasında etkili olmak istiyor. Hem de bu öyle lokal bir şey de değildir; örneğin başta ABD olmak üzere bir çok ülke sadece kendi ürettiği ve tükettiği enerjide değil kendi üretim ve tüketimiyle hiç ilgili olmayan bölgelerde de enerjinin; üretiminde, dağıtımında, fiyatlandırılmasında ve satımında etkili olmak istiyor. Bu yolla kimi ülkeler enerjide dışa bağımlılıklarını azaltmaya; kimileri ise ele geçirdikleri enerji silahı ile başka ülkeleri daha fazla kendilerine bağımlı hale getirmeye çalışıyor. Rusya/AB ilişkileri bunun en açık örneğini oluşturuyor. Rusya bütün gücüyle AB’nin alternatif enerji tedarikçileri ile çalışmasını engellemeye, AB ve ABD ise bütün güçleri ile AB’nin enerjide Rusya’ya bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Türkiye’nin ilginç pozisyonu

Burada Türkiye’nin pozisyonu ilginç. Başlangıçta ABD ve AB ile birlikte hareket eden Türkiye; Suriye iç savaşının bir yerinden itibaren Rusya ile birlikte davranmaya başladı. AB aday üyesi olan Türkiye bu tutumuyla AB’nin enerji arz güvenliğini riske eden bir tutum alıyor. Bu yönüyle Türkiye kimseye güven vermeyen bir profil çizmektedir.

Türkiye bu tutarsız tavırları ile bölgesel enerji denkleminde bir türlü istediği pozisyonu alamıyor. Türkiye, Karadeniz’de Türk Akım projesi ile Rusya’nın Ukrayna’yı devre dışı bırakmasına yardım ederek; Rusya’nın bölgesel siyasetine önemli bir katkı sağlıyor. Bu durum AB ülkelerini enerjide daha fazla Rusya’ya bağımlı hale getirecek. Buna alternatif arayışına giren AB ülkeleri ve ABD Güney’de, Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Mısır’la yeni bir alternatif geliştirme arayışına girmişlerdir.

Türk Akım projesi; Kuzey Akım 2 Projesi ile bilikte Rusya’nın enerji piyasalarında ve dolayısıyla dünya siyasetinde etkisini artırma hamlelerinden birisidir ve Türkiye bu projeye ‘evet’ diyerek, Rusya’nın AB ve ABD karşısında elinin güçlenmesine yardımcı oldu.

Tabii buna ABD’nin tepkisi de gecikmedi. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Francis Fannon, İsrail doğalgazının AB ülkelerine satışına yakın zamanda başlanabileceğini söyledi. ABD ve AB Rusya’nın ‘Türk Akım ve Kuzey Akım 2’ hamlelerini Doğu Akdeniz’de İsrail merkezli yeni alternatifler üreterek karşılamaya çalışıyor. Ayrıca ABD bununla da yetinmiyor, sıvılaştırılmış gaz üretimine ağırlık veriyor.

Doğal Gaz atmosfer basıncında -162 dereceye kadar soğutulduğunda yoğunlaşarak sıvı hale geliyor. Buna enerji piyasalarında LNG deniliyor. Doğal gaz sıvı hale dönüştüğünde eski halinden 600 kat daha az yer kaplıyor. Bu da gazın coğrafi olarak boru hatları ile taşınmasının mümkün olmadığı yerlerde gemi ve kamyonlarla taşınmasını mümkün hale getiriyor.

ABD, Rusya’nın inisiyatifini kırmak istiyor

ABD uzun süredir LNG piyasasında üretimden, taşımaya kadar geçen süreçte inisiyatif alıp bu yolla, Rusya’nın enerji piyasalarındaki inisiyatifini kırmaya çalışıyor. ABD Enerji Bakanı Rick Perry, Avrupa’nın enerjide Rusya’ya bağımlılığını artıracak olan Türk Akımı ve Kuzey Akım 2 boru hatları projelerine itiraz etmeye devam edeceklerini her fırsatta ifade ediyor.

İsrail’in Hayfa Limanı’nın yaklaşık 100 kilometre açığında bulunan; Dalit, Tamar, Dolfin, Tanin ve Şemşon ve Leviathan sahasında keşfettiği 700 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bölgedeki enerji denklemini önemli ölçüde değiştiriyor. İsrail’in keşfedilmesi oldukça zor olan bu gaz yataklarını bulmasına en önemli katkıyı bir ABD firması olan ‘Noble Energy’ firması sağladı. Kıbrıs çok farklı enerji firmaları ile İsrail ise sadece ABD’li Noble Energy firması ile çalışıyor. Dolayısıyla ABD, İsrail ile birlikte Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminin tam ortasındadır ve sürecin doğrudan tarafı haline geldi.

Ayrıca ABD’nin Jeolojik Araştırmalar Merkezi yaptığı araştırmalar neticesinde sadece İsrail’in Leviathan bölgesinde 1,7 milyar varil petrol ve 122 trilyon kubik feet gaz bulunduğunu tahmin ediyor. Bütün bu keşiflerden sonra İsrail bölgede önemli bir enerji merkezi haline geldi. Buna Kıbrıs ve Mısır’da bulunan gaz ve Petrol yataklarını da ekleyince Doğu Akdeniz’in neden bu kadar önemli olduğunu daha iyi anlarız. Doğu Akdeniz eskiden de dünyanın önemli bir bölgesiydi fakat son yıllarda yapılan gaz ve petrol keşiflerinden sonra bu bölge daha da önemli hale geldi. Hem Kıbrıs hem de İsrail’in ‘Muhasır Ekonomik Bölgelerinde’ gaz bulunması İsrail ve Kıbrıs ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. İsrail-Kıbrıs yakınlaşmasına daha sonra AB de dahil oldu. ‘Kıbrıs-İsrail ve Yunanistan’ın geliştirdiği ortak elektrik şebeke ağı projesini destekleyeceğini açıkladı. Bu sayede yıllık 2000 MV elektrik akımı sağlanacak.

Önceleri enerji ile başlayan ilişkiler daha sonra güvenlik alanına kaydı; Yunanistan ve İsrail ortak askeri tatbikatlar düzenlemeye başladı. Daha sonra bu birlikteliğe Mısır ve Kıbrıs’ın da katılmasıyla bu dört ülke arasında; savunmadan, enerji işbirliğine kadar uzanan geniş bir ortak çalışma alanı ortaya çıktı. Ayrıca bu ülkeler üzerinde uzlaştıkları konular sadece tespit düzeyinde kalmasın, hayata da geçirilebilsin diye bir eşgüdüm komitesi kurdular.

Türkiye sadece taşeron olur

İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan “Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya aktarılmasında Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakacak bir projeyi hayata geçirebilmek için çaba içinde. Bu yaklaşıma göre biraz daha pahalı olmasına rağmen Yunanistan, Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya aktarılmasında bir köprü görevi görecek.

Türkiye objektif olarak bir çok pozitif olanak sunmasına rağmen; kötü yönetim ve tutarsız davranışlar nedeniyle enerjide merkez ülke olma şansını kaçırdı. Bu saatten sonra Türkiye sadece Rusya ve İran’ın taşeronu konumundadır. Halbuki Yunanistan başlangıçta bu konuda hiç bir iddiası olmamasına rağmen günümüzde enerji nakil hatlarında önemli bir merkez ülke haline gelmek üzeredir. Türkiye ise hala; “yaptırmam, ettirmemle” Doğu Akdeniz’de yol almaya çalışıyor.