
Kürdistan’ın birçok yerinde olduğu gibi Metina’da da her yer köy harabeleriyle doludur. Çok eski köylerdir bunların birçoğu. Bu köylerin hikayelerini duymak, nasıl viraneye, harabeye döndüklerini elden geldikçe öğrenme gayretinde oldum hep.
Harabe köyler Kürdistan’ın en acılı gerçeklerinden biridir. Ve harabe köyler her zaman ilgimi çekmiş, kafamı meşgul etmiştir. Nerede görürsem göreyim bu köyler beni derinden etkilemiş, yüreğimin yanmasına yol açmıştır. 90’lı yılların başında Kuzey Kürdistan’da Türk devleti binlerce köyü yakıp yıktı. O katliam günlerini canlı canlı yaşadık. Binlerce yıllık yaşam yerleşkelerinin, köylerin birkaç saat içinde nasıl yakılıp yıkıldığını, insanların havarlarını, hayvanların acımadan ahırlarda yakılmasını, buğday, vb mahsullerinin kilerlerde ateşe verilmesini unutmak mümkün müdür? Nasıl ki o günleri unutmadım, şimdi de harabe köyler aynı sarsıcı etkiyi yaratıyor bende. Bir halkın başına gelebilecek en korkunç durum köylerin yok edilmesidir. Köyün yıkılması ananın ölmesi gibi bir duygu yaşatır insana.
Kürtçe’nin kimi lehçelerinde köy ismi ve anne isminin aynı kelime olması büyük bir hakikati dile getirmektedir. Tıpkı jin- jiyan (kadın-yaşam) kelimelerindeki yakın ilişki gibi bir şey bu. Yine kimi yörelerde kullanılan ve anne anlamına gelen “caymın” ile yer, toprak anlamına gelen “ca-ci” kelimeleri de ana ve toprak ilişkisini tüm yalınlığıyla bizlere göstermektedir. Evet, Kürtçe’de “De-Di” hem anne hem de köy anlamına gelmektedir. Hayret! Köy-ana yakın ilişkisini bundan daha iyi anlatan bir kanıt var mıdır şu yeryüzü üzerinde? Demek ki anne ve köy (de-di) aynı kökenden geliyor Kürtçe dilinde, Kürt kültüründe… Köylerin yok edilmesi, toprakların talan edilmesi işte bundan dolayı korkunç tahribatlara, büyük trajedilere yol açmaktadır.
İç burkan harabe köyler
Kürdistan’ın diğer yerlerinde olduğu gibi Güney Kürdistan’da da öyle çok savaş olmuş ki. Köy mezarları öyle çok ki her yerde… 1975’de imzalanan Cezayir Antlaşması ile Güney Kürdistan’da Kürtlerinde tasfiyesi, katliamı başlamıştır. Kuzey sınırından elli kilometrelik alana denk düşen hatta, sınır güvenliğini oluşturma adı altında köylerin hepsi boşaltılmış ve halk zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Behdinan’daki tüm köyler gibi Metina’daki köylerin birçoğu da bu tarihten sonra özellikle 1976-1977 yılı arasında yıkılmış, yakılmıştır. Saddam’ın zulmünden kaçmaktan başka çaresi kalmamış bu insanların. Köylere yapılan hava saldırılarında nice insan ölmüş. İnsanlar köylerinden kaçmak zorunda kalmıştır. Şikeftlere sığınan insanlar da hiç az değilmiş. Bu şikeft ya da kaya atlarında hala o dönemden kalma izler var. Beş bin köy o dönemler Saddam tarafından viraneye çevrilmiş. En son 1988’deki Enfal kararından sonra Kuzey Kürdistan ve İran’a büyük bir göç başlamıştır. Defalarca köylerinden kopan, köyleri viraneye çevrilen ve artık birer mezarlığa dönüşmüş bu harabe köylerin hikayeleri çok hazindir.
Her harabe köyden geçerken acı doluyor yüreğim. Metina bu yönüyle bir yandan da köyler mezarlığı gibidir. Acı, gözyaşı, katliamın kendisini her an hissettirdiği yerlerden biridir. Kürtlerin, Asurîlerin acılarına tümden son verecek, görkemli mücadelemizin en güzel meyvesi olarak mutlaka ulaşacağız o özgürlük dolu günlere… “Büyük acılar eğer sonuç çıkartılırsa en büyük mutlulukların yolunu açar” demiyor muydu bilge insanlar… Evet, köylerimizin harabelerinden, mezarlarından doğru sonuçlar çıkarmayı bilerek köylerimize yeniden dönerek özgür köyler kuracağız, yitip kaybolan nice sayısız insanımız ve yaşamların anılarına…
Serê Metina’daki zomlar
Serê Metina, Metina’nın en güzel yerlerinden biridir. Metina dağının başıdır. Geçmiş yıllarda çok şiddetli çatışmalar çıkmış burada. Hatta bir noktanın ismi çatışma noktasıdır hala. Habur suyu Serê Metina’yı dolanarak geçtikten sonra Zaxo’ya, oradan da Çiyaye Sipi’ye doğru yol alır. Yolu uzundur Habur’un. Dicle ile buluşana dek Habur suyu dağları, vadileri aşar. Geçtiği yerleri de yeşile boğar. Küçük Bamermi kazası ise Serê Metina’nın hemen altına düşer. Serê Metina’nın tertemiz bir havası var. Gökyüzüne daha yakınmış gibi bir his verir insana. Kışın metrelerce kar yağar. Yazın ise serindir. Sürekli pöfür pöfür rüzgar eser. Serê Metina’nın su kuyuları da ünlüdür...
Dostkî aşiretine bağlı zomlar Bamernî’den gelirler buraya. Serê Metina bu zomların zozanlık yerleridir. Ve bu zomlardan bazı köylüler kadın gerillaları görmek istediklerini söylemişler arkadaşlara. Bunun üzerine bir grup arkadaşla birlikte ziyaret etmek için ikindi vaktinde gittik Serê Metina’daki bu zom yerine. Bizi gören herkes kıl çadırına, çaya davet ediyordu. Yirmi civarında siyah kıl çadır yan yana kurulmuş, rengarenk yorgan, döşek ve yastıklar çadırların başköşesine konulmuştu. Yıkanmış çocuk elbiseleri çadırların yanındaki çitlere asılmış, rüzgarda sallanıp duruyorlardı. Koyunlar, keçiler için hemen kıl çadırların yan tarafında ince çırpılardan ağıllar yapılmıştı. Sırtında odun taşıyan gençler güle oynaya yüklerini ocağın yanına indiriyor ve kadınlara takılmaktan, şaka yapmaktan geri durmuyorlar bir yandan. Çocuk seslerinin yanı sıra eşek, tavuk, koyun, keçi sesleri zomun hareketli yaşamının ilk göze çarpan manzaralarındandır.
Zomun sakinlerinden görmüş geçirmiş, yaşam tecrübesi olan birçok insan da vardı. Bizimle yaptıkları sohbetlerinin ana konusu genelde Saddam’dan gördükleri zulüm ve katliamların üzerineydi. Hava saldırısı sonucu viraneye dönen köyler, sürgünlerde aç-susuzlukla geçen trajik yaşam hikayeleri öyle çok ki… Yine geçtiğimiz yıl Türk uçakları Metina’ya hava saldırısı yapınca bu köylüler de çok korkmuşlardı. İnsanlarda panik başlamış, çadırlarını söküp, hayvanlarını önüne katarak kaçmak isteyen zomlar bile olmuştu.
Dağlarla bütünleşen hayatlar
Şal û şepik giymiş, kafasını beyaz kefiye ile sarmış, omuzları içe çökmüş, gözleri patlak, yüzünde derin kırışıklar olan bir yaşlı en köşedeki kıl çadırın önünde oturmuş sigara tüttürüyordu. Bizi görünce ayağa kalkarak çay içmeye davet etti çadırına. “Güney’de peşmerge hareketinin başladığı 1961 yılında ben de peşmergelik yaptım” diyordu kaşlarını kaldırarak. Hayatının hareketli geçtiğini, çok yer gördüğünü ve çocukken büyüklerinden çok şey dinlediğini söylüyordu. Hafızası zindeydi. Sadece Metina değil Behdinan’daki dağ, yer isimlerinin anlamını geleneğe göre iyi biliyordu. Kuşkusuz bu dile getirdikleri de önemli hakikatleri barındırıyordu. Okuma yazmasının olmadığını defalarca kez söylese de bir yandan da Kürdistan’ın birçok yerini adım adım dolaştığını, çok şey gördüğünü, duyduğunu söylerken de kendine güvenen biriydi. Benim önemsediğim de bu halk hikayeleri, anlatımlarıydı zaten. Anlattığına göre Kaşura, Asurîlerin eski yerleşim yeriyken Gare ismi ise Gavur’dan gelmeymiş. Tufan kalkıp da Nuh Peygamber Gare’ye geldiğinde sefinesine yer bulmak istemiş. Ancak bulamamış. Bundan dolayı Nuh Peygamber “sen gavursun” demiş. Gare dağına Asurîler Tura Ghare diyorlar. Araplar ise Kafir Dağları diyormuş. Demek ki Araplar da benzer ismi kullanmış…
Bu yaşlı adamın söyledikleriyle diğerlerini karşılaştırıyorum kafamda bir yandan. Anlatımlar çeşitli şekillerde olsa da esasta Tufan hikayesiyle bağlantılı hemen hepsi. Nuh’un verdiği adlandırmalar konusunda alandaki yaşlı insanların, şivanların, avcıların ve köylülerin benzer görüşleri var. Ne de olsa Nuh’un hikayesi insanların kurtuluşunun öyküsüydü. Bu nedenle kadim coğrafyada birçok yere isimlerin Nuh peygamber tarafından verilmesinin belli bir mantığı var kuşkusuz.
Metina’da dolaşırken karşımıza beklenmedik anda çıkan yaşlı insanlardan, kadınlardan, şivanlardan, zomlardan, avcılardan, kaçakçılardan, ot toplayıcılardan fırsat buldukça yaşadıkları köyler, arazi ve aşiretler hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Hatta arkadaşlara “benim bilgi kaynaklarım yaşlılar, çobanlar, köylüler” demem espri konusu bile oldu. Kapitalist modernitenin henüz çok yönlü etkilemediği bu insanlar eski dünyanın insanları olarak saygı duymama yol açıyor. Bunlara ulaşma, temsil ettikleri toplumsal hakikatleri görebilmek son derece önemli bir konudur. Gözlem gücüne dayanarak bilgilenmek, insanı esas almak en doğru bilgilenme yöntemi olduğu gibi bu, aynı zamanda düşünce ve maneviyat dünyasının güçlenmesine de yol açıyor.
Tarihi dev mevziler; dirheler...
Dirhe ya da girhe denilen dev taşlarla yapılan mevzilerin varlığına daha çok Qumri, Hiror, Kesta ve Habur suyunun kenarındaki vadilerde rastlamak mümkün. Hakkari yöresinde ismi dirhe olarak bilinen bu tarihi mevzileri ilk kez Kaşura’da ve sonrasında Haftanin’de gördüm. Tarihi Keşan köyünün civarı ve uzayıp giden vadi boyunca da bu mevzilerden görmek mümkün. Bu dev taşlar insanı hayretler içinde bırakıyor ve benim için hala sırlarını koruyor. Eski insanların zekaları ve emekleri karşısında hayranlık duydum her defasında. Hangi teknikle yapmışlardı bunları? Genelde vadilerin stratejik yerlerinde yapılmış bu mevzilere bakınca dev taşların uzaklardan buraya kadar getirilmiş olması insanı hayretler içinde bırakıyor. Büyük bir emek harcanmış.
Kaşura’dan, Habur suyunu takip ettikten sonra Haftanin’e ve Cudî’ye kadar belli mesafelerle yapılan bu mevzilerin bir mantığı vardır kuşkusuz. Savunma amaçlı oldukları şüphe götürmez bir gerçeklik. Kimilerine göre Asur saldırılarına karşı yapılmış. Kimilerine göre İskender askerlerinin mevzileriymiş! Başka bir görüş de yaylaya çıkanlarının güvenliğini sağlamak için küçük savunma kaleleri, haberleşme amaçlı yapılardır. Ulaşım ve ticaret güvenliğini sağlamak için yapıldığını söyleyen de var. Belki de insanlar seslerle birbirlerine işaret vermişlerdir. Çünkü mevziler birbirini görecek şekilde yapılmış.
Bir keresinde gece yarısında Derare’ye giderken Boğaza Sor’a yakın bir yamaçta iki dirhenin önünde ara verdik. Gecenin on ikisi, dolunaylı bir gece idi. Terimiz daha kurumadan dev mevzilerin üzerine çıkmıştık hemen. Kocaman dolunay ışığında, mevziler daha dev görünmüştü gözümüze. Gece yarısında çakal ulumaları, kurbağa seslerinin eşliğinde dev taşların üstünde merakla tarihi inceleme yapan biz kadın gerillalar halimize bakıp hem gülmüş hem de şakalaşmıştık birbirimizle… “Gece yarısı bu ne merak?” diye kahkahalarla gülmüştü Nuda arkadaş. Ve kısa bir incelemeden sonra “dev taşlardan bu mevzileri yapan insanlar da acaba dev insanlar olmasın?” deyince bu kez de biz ona gülmüştük. Ardından hareket saatini sabahın körü olarak belirledikten sonra bir kaç saat uyumak için dev mevzilerin dibinde uzandık. Gözlerim ağırlaşıncaya kadar bu mevzilerin dev taşlarına bakarak eski insanları hissetmeye çalıştım. Ay parlak ışığını dev mevzilere vurduğunda daha heybetli ve kasvetli görünüyordu dirheler… Evet, bu dev mevzileri yapan insanlar kimlerdi acaba? Mevzilerin kullanıldığı eski dönemde burada nöbet tutan insanlar ne yapıyorlardı? Acaba bu dev mevzilerde düşmanla savaşmışlar mıdır?
Peyman Bagok’un gözünden Metina
Metina nice kadın gerillanın mücadele yürüttüğü mekanlardan biridir. Bulardan biri de Peyman Bagok’tur. Peyman Bagok Mardinli, Özgürlük Mücadelesine 1991 yılının baharında katılmış, yirmi üç yıldır aralıksız biçimde gerillalık yapıyor. Savaş ve yaşam tecrübesi deyim yerindeyse derya gibidir. Neredeyse yarıya yarıya aklaşmış kumral saçları bilge kadın görüntüsü veriyor ona. Dağlı bir kadın olarak bilgeliği de tartışmasızdır. Dimdik, enerjik ve direngen duruşu hemen göze çarpıyor. Zaten ömrünün yarısından fazlasını dağda gerillalık yaparak geçirmiş. Hatta yaşamı hep dağda geçmiş demek daha doğru olabilir. Bu nedenle Peyman Bagok’ta dağa ve gerillalığa göre şekillenmiş özellikleri hemen göze çarpıyor. Onun gerillalıkla geçen uzun yıllarının hikayesi oldukça çarpıcı, ilgici çekici. Yoğun pratik ve çetin savaşın ortamında gerillalık yapmış biri olarak üzerine kitap yazılacak bir arkadaş aynı zamanda.
Peyman Bagok, daha on dört yaşındayken, Cizre ve Nusaybin serhildanlarının zirvede olduğu bir dönemde direniş ve özgürlük ruhuyla dağa çıkar ve gerilla olur. Kadın ordulaşma sürecinin hemen arifesinde katıldığı için yaşadıklarıyla canlı bir tarihin parçasıdır aynı zamanda. Mardin, Botan, Zagroslar ve Dersim’de gerillalık yapmıştır uzun yıllar. Bir keresinde “şimdiye kadar bu ayaklarımla yedi kez vurdum Gera Berana’ya” demişti başını sallayarak. Ama yaşadıklarını anlatmaktan kaçınan bir huyu var Peyman Bagok’un. Onun bu özelliğini bildiğim için bazı sohbet ortamlarında onu konuşturmaya çalışıyorum. Daha önce benzer bir biçimde Şehit Rojîn Gewda ile konuşmak istedim. Onunla ilgili yazılar yazma planları yapmıştım. O konuşacak, ben de bazı çarpıcı anılarını yazacaktım güya. Ama ne yazık ki buna fırsat olmadan, 2012’de Çarçela’da şehit düştü. Onu yeterince dinleyemeden, yazamadan şehit düştü Rojîn yoldaş. Hala öfkeliyim kendime, hem de çok, kendisiyle konuşup, yazmadığım için...
Bu nedenle bu son bir kaç yıl içinde eskiye göre yoldaşlarımla daha güçlü diyalog geliştirmeye, paylaşmaya, onları hatırlamaya, nerede olurlarsa olsunlar selam göndermeye daha itinalı yaklaşmaya başladım diyebilirim. Önder Apo’nun belirttiği gibi “unutmak, yalnız bırakmak, hatırlamamak, köşede bırakmak gibi benzeri durumlar kapitalizmin hastalıklarıdır.” Evet, bu sözler benim için dönüm noktası oldu bir nevi. Önderliğin bu çarpıcı değerlendirmelerini kulağıma küpe yaptım. İşte Peyman Bagok’u da bundan dolayı yazmak geldi içimden.
Kadın taburu oluşuyor
Peyman Bagok ile birlikte çalışmak güzeldir. Çalışkan birisi, yoldaşlığı da güzel. Dürüst, fedakar, disiplinli birdir. Şehit Beritan’ı tanıyan yoldaşlardan biridir aynı zamanda. Peyman arkadaş daha yeni savaşçıyken, 91 yılının baharında şehit Beritan’ın da içinde yer aldığı grupla birlikte Cudî’den Xakurke’ye yol almışlar. Beritan-Gülnaz Karataş gibi özgür kadın duruşuyla mücadelemizde büyük rol oynamış tarihi bir kişilikle birlikte kaldığı, onu tanıdığı için şanslı bir arkadaş aynı zamanda. 95 yılına kadar Zagros’ta kalmış. Onun ilk Metina’ya gelişi ise YAJK 1. Kongresi’ne Zagros delegesi olarak katıldığında olmuş. O yıllardaki Metina anılarını anlatırken şöyle diyor Peyman Bagok;
“1995 yılında YAJK 1.Kongresi’ne Zagros delegesi olarak katıldım. İlk kez o zaman geldim Metina’ya. Manga komutanıydım o zaman. Kongre sonrası tekrardan döndüm Zagros’a. Ancak yaz ortasında düzenlemem Metina’ya oldu. Metina’ya geldikten on gün sonra Güney Savaşı çıktı. Şiddetli bir savaştı. Metina’nın etrafındaki şehirleri kuşattık. Biz, Kanî Masî ve Bamernî’yi ele geçirdik. Şehitlerimiz de oldu. Bu çatışmalarda çok cephane ele geçirdik. 95 yılının yazında, hamle sürecinde hareketli tabur olarak Serê Metina’da kalıyorduk. Şehirlerin kuşatmasına buradan hazırlandık. Ama sürekli hareketliydik. Yine Enişke ve Kadişe köylerini birkaç kez kuşattık. Bu şekilde KDP ile şiddetli çatışmalar vardı ve savaşın merkezi Metina’ydı.
Begova kuşatması Ağostos-Eylül arasında oldu. Begova’yı üç ya da dört tabur olarak kuşattık. Karşı tarafın çok sayıda kaybı olurken bizden de on iki arkadaş şehit düştü. Tam Begova ele geçirilecekken Şemdin’in talimatı üzerine güçlerimiz geri çekildi. Kuşatma eyleminde üç kadın takımı vardı. Önderlik sahasında eğitim görmüş olan, Avrupa katılımlı, eyleme manga komutanı olarak katılan Koçerin arkadaş Begova’nın içinde saldırı grubunda şehit düşmüştü. Yine manga komutanı Jiyan arkadaş da yaralı olarak getirildikten kısa bir süre sonra şehit düştü. Kanî Masî’yi ise iki ya da üç taburla kuşattık. Kanî Masî’de bugünkü Türk ordusunun yerinde KDP karakolu vardı. Oraya saldırı yapmıştık. 95 yılının sonunda KDP ile ateşkes oldu ve aldığımız yerleri geri bıraktık.
Bu savaş bittikten sonra aynı yılın sonbaharında kadın arkadaşlar olarak bir araya geldik. Ve tabur şeklinde Gulka’ da üslenildi. Alanda ilk kez kadın taburu oluşuyordu böylece. İki bölükten oluşuyordu bu tabur. Gulka’da ise köyün aşağısında bulunan vadideki şikeftlerde kaldık. Her bölükte otuz arkadaş vardı. Tabur komutanımız Nefel’di. Bölük komutanlarından biri şehit Azime’ydi. Kış sürecinde özgün eğitim gördük. Eğitimleri genelde şehit Azime veriyordu. Kış koşulları çetindi. Mangalar genelde şiketf, kaya altları ya da yeraltlı mangalarıydı. Bölükler birbirine uzaktı. Bundan dolayı hep ıslaktık. O zaman Rahime Kobanê ve ben manga komutanıydım.
Komutan Azime, Dîlan…
O kış eğitiminden sonra kadın arkadaşlar bu kez bölük düzeyinde pratiğe katıldılar. Bu bir ilkti alan açısından. Kadın bölüğü olarak savaşın yoğun olduğu bir süreçte pratiğe aktif katılmak önemliydi gerçekten. Yani ilk kez Azime arkadaşın bölük komutanı olduğu kadın bölüğü olarak pratik sürece katıldık 96 yılının baharında. Hareketli bölüktü bu. Takım komutanlarımızdan biri şehit Dilbirin Derik’ti. Ağırlıkta Kaşura’da kaldık. Bazen Gulka’ya da gelip gidiyorduk toplantı yapmak ve istirahat etmek için. Kaşura’da ise Boğaza Şener ve civarındaki ormanlıklı yerin yanı sıra Tepe Dersim, Kanî Kulye civarında ve Tepe Derya’da kalıyorduk. Tepe Derya, genelde manga şeklinde tutuluyordu. Yine bazen Qumri’de de kalıyorduk. Bir keresinde Azime arkadaş ile birlikte Qumri’nin zirvesine çıkmıştık. Oradaki taş sandalyenin üzerine oturduğumuzu hatırlıyorum. İlk Qumri’ye gidişim böyle olmuştu. Alanda sürekli hareketliydik.
O süreçte Elemun tepesine dört kişilik bir tim olarak BKC ve B7 ile ateş açtık. Eylemi Azime arkadaş Tepe Azat’tan koordine etti. 96 pratiği böyle özgün ve yoğun geçti. Yine o dönem Metina’da karma birliklerde de kadın arkadaşlar vardı. Her birlikte bir takım kadın arkadaş vardı. Ve o zaman takımların sayısı bu güne göre daha kalabalıktı. Her takımda otuza yakın arkadaş vardı. 96-97 kışında da yine atmışa yakın kadın gerilla vardı. Eğitim gördük. Dîlan Malatya arkadaş Önderlik sahasından yeni gelmişti. Takım komutanıydı. 97 baharında dağıldık. Dîlan Malatya’nın takımında yer aldım ve birlikte Kaşura’ya gittik. Sonrasında oradan Hakkari’ye geçtik. Bu kez ben manga komutanıydım. İlk mangamız geçti Hakkari’ye. Dîlan ise diğer manga ile birlikte Hakkari’ye geçti. Sonbahara kadar Hakkari’de pratikte kaldık. Kışın gene Metina’da üslendik. O dönemler kışları Hakkari’de üslenemiyorduk. Kışın Metina’dayken bahar ile birlikte ise Hakkari’ye eylem amaçlı gidiyorduk. 97-98 kışında bu kez karma tabur olarak Tepe Orte’de örgütlendik. Bir kadın bölüğü bir de erkek bölüğü vardı. Nalin Cizre arkadaş bölük komutanımızdı. Xakurke’de hava saldırısı sonucu şehit düşen Rozerin arkadaş ise manga komutanıydı. Şehit Medeni erkek arkadaşların bölük komutanıydı. 98 baharında ise tekrardan Hakkari’ ye geçtik. Ve ben 99 yılındaki geri çekilmeye kadar Hakkari’de kaldım. Sonrasında ise gene Zagroslara düzenlendim.
Metina’da kaldığım süreçte özellikle kadın taburunda, hareketli kadın bölüğünde ciddi savaş ve yaşam tecrübesi aldım diyebilirim. O zamanki arkadaşların birçoğu şehit düştü. Hepsi çok güçlü kadın arkadaşlardı. YAJK kongresine katıldığım için kendimi çok şanslı hissettim her zaman.” BİTTİ
HELÎN MURAT