Recep Tayyip Erdoğan’ın, Sultani kibirle açıkladığı, televizyonların naklen yayınla suretlerini gösterdiği Belediye Başkan adaylarıdan Osman Nuri Gülaçar, Van’ın payına düşmüştü. Ama kendisi, AKP iktidarında, El Kaideci suçlamasıyla yakalanmış, mahkemece tutuklanıp, iki ay hapis tutulmuştu. Demirel ve Tansu Çiller'den, sonra Mehmet Ağar’ın il başkanı Galip Ensarioğlu da Amed adayı, Mehmet Tire ise Bodrum’un Gümüşlük sahillerine vurmuştu.

Bir gazete, Tire’nin hayat hikayesini şöyle özetliyordu:
"İddiaya göre, 1996 yıllarında Mardin’in Dargeçit İlçesinde Jandarma Bölük Komutanı olarak görev yapan Mehmet Tire’nin sorumlu olduğu karakola getirilen 6 köylüden bir daha haber alınamamış, daha sonra köylülerden birinin cesedi bir kuyuya atılmış olarak bulunmuştu."
Erdoğan’ın, güreş minderinden galip kalkmış pehlivan gibi kolunu havaya kaldırdıktan sonra, yüzünde derin kurnazlığın gülüşüyle, rejimin ses ve görüntüsü televizyon kanallarından birine koşan, devlet müteahhidi Galip Ensarioğlu ise "ben bir Kürt olarak" deyip söze başlıyordu.
Bu hızla nerede duracağı şimdilik kestirilemeyen Ensarioğlu, "ben Kürdüm" demekle kalmamış, röportajcının sıkıştırması üzerine eveleyip, gevelemenin ardından Atatürk’ü şahit göstererek, "doğu ve güneydoğuda, Kürtlerin yaşadığı yere Kürdistan denir" demişti.
Mehmet Akif’in "ne güneşler batıyor ya Rab" manzumesine nazire olarak, "bıreh bıreh, çıkar uğruna ne taklalar atılıyor, ya Rab!.."
Oysa, onun ilgi alanına konmayan tek kuş varsa, o da Kürtlüktü. İlgisiz de değil, başka türlü ilgililerin emrindeydi. "Ben Kürdüm" diyenlerin diri diri ateşlere atıldığı, Amed çarşısında yürüyenin ensesine kurşun sıkıldığı, yoldan çevrilerek, gece yarısı yatağından kaldırılarak götürülenin "faili meçhullere havale" edildiği günlerde, o "Kürt yoktur" diyenlerin safındaydı, çünkü.
Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in partisinde, Amed il başkanı olarak hizmet eriydi. Demirel’den sonra yerine oturan Tansu Çiller, Mehmet Ağar’a, 16 yıl boyunca iktidarın "uç beyi" olarak...
Kürtlere olağanüstü dehşet saçan Olağanüstü Hal rejimi günleriydi. Kürtlerin ölüm ve kalımı anlık emre bağlıydı. Bu dönemde o, rejimin evladı olarak genel (bölge) valileri, Kürtlere kan kusturan Kolordu komutanlarının (Generaller Hasan Kundakçı, İlker Başbuğ, Yaşar Büyükanıt, Necdet Özel) sofralarında misafir, makamlarında destursuz ziyaretçiydi.
İş ve gece eğlencesi masalarında korucu taburları devşiriliyor, tayinler, terfiler, sürgünler planlanıyor, "sonuna kadar susturulacakların" listesi derleniyor, emir bekleyen kiralık katiller, insan avı için, ortalıkda dört dönüyorlardı.
Galip Bey, Kürtlerin yangınlardan fırlayıp, kan kustuğu bu yıllarda, "iyi aile çocuğu" masumiyetinin sırıtışıyla iliştiği masa kenarında da, "ben Kürt olarak?" diyor, başka bir deyişle, diyebiliyor muydu?
Sanmıyorum. Çünkü, başka "orta Asya" denk düşmediği için, Kürtlükten kaçışta, Arap olmak da makbuldu. Nitekim, Bugün gazetesine verdiği bir demeçte, "biz Kürt değiliz" dediğine dair başlık gördüm ben de. Amcası Salim’in oğlu, Mehmet Ağar’ın Yalova il başkan yardımcısı (oda şimdi AKP’li) Abdullatif Ensarioğlu ise yerel gazeteye konuşurken Kürtlükten kaçıyor, "biz Arabız" diyordu.
Bundan sonra mı bilinmez, ailenin soyunu, sopunu araştıran Aydınlık Dergisi de 3 Aralık 2006 tarihli sayısında, Arabistan göçmeni olduklarını ve "politikacılığın dışında Şeyhlikle geçindiklerini" yazıyordu.
Herkesin soyu kendine, ailenin başlıca geçimi politika ve onun nüfuz alanıydı. Aile 1946 yılından beri, hep rejimin hizmetinde, iktidarın yanındaydı. Bayar-Menderes ikilisinin DP’si, sonra Süleyman Demirel kumpanyası, bugün de AKP...
Ama, hiç bir dönem, hiç bir an Kürtlükle ilgisi olmadı ailenin. Kürtleri boğan kan nehirleri, asla ailenin ayağına bile ulaşmadı. Nitekim Galip Ensarioğlu da, Fethullah Gülen şirketinin 14 Eylül 2009 tarihli Aksiyon dergisine verdiği demeçte, "ailem hiç bir isyana katılmamış, devlete karşı hiç bir suç işlememiştir" diyordu.
Yani devletin "iyi aile çocuğu"ydu aile.
Söyledikleri doğru, ama eksikti. Düzen muhafızıydı, onlar. Şeyh Said’in arkasından dolandıklarına dair anlatılanlar, Galip Ensarioğlu’nun Olağanüstü Hal'e hizmetleri bir yana, aile büyüğü Abdullatif Ensarioğlu, Süleyman Demirel iktidarının "kapı gibi adamı"ydı. "Komando harekatı" sırasında, köylerde kadın, erkek Kürtlere yat-kalk talimi yaptırılıyor, ihtiyarlar çırılçıplak edilip ortalıkta dolaştırılıyor, en saygınına "zıbıl" yediriliyor, seçimden seçime oyunu istediği Silvan’ın halkı da yat-kalktan nasibini alıyordu. Onun dönüp, göz yaşı dökenlere derman niyetine, bir çift laf ettiğini kimse hatırlamıyor. Hep devletin ardındaydı.
Sonra, gelen aile büyüğü Salim Ensarioğlu, Tansu Çiller hükümetinde kararlardan sorumlu Bakanı, ama Kürdistan yanıyor, ölüm listeleri havada uçuşuyor, devlet çeteleri, Kürtleri kumar bahsinde nişangah yapıyor, O, makamında mıhlanmış bakıyordu.
Siz, Amed’in onurlu insanları, yarım yüz yılı aşkın zamandan beri, omuzlarında taşıyıp, milletvekilliği, Bakan payesiyle Sultani hayat yaşattığın son Ensarioğlu, şimdi senin şehrine hükümdar olmaya aday? Sen ölürken, yaralarını bastırıp ölülerini gömerken, köylerin yanarken, gıda ambargosu altında aç yatarken, sana bunları reva görenlere hizmet eri olarak duran adam, şimdi oyunu istiyor. Seni, yükünü taşıyan hizmetkar olarak kullanmasına izin verecek misin? Başka sorum yok!..