14 Ekim’de Berlin sokakları renkli, coşkulu ve faşistlerin uykusunu kaçıracak kadar kalabalık bir yürüyüşe şahit oldu. Sloganlar, döviz ve pankartlara ırkçılık ve faşizme karşı mücadelede ittifak halinde olunan her çevre yürüyüşe yansımıştı. Yükselen kiralar, düşen ücretler, işsizlik sorunu öne çıkıyordu. Aşırı sağın temel argümanlarından farklı olarak bu sorunların kaynağının göçmenler olmadığı haykırılıyordu. Dahası kapitalistlerin global düzeyde dünyayı talan eden kâr hırsının yarattığı koşulların ve yoksulluğun kendilerini mültecilerle, göçmenlerle ortaklaştırdığını bilen; homofobinin de islamofobinin de aynı kaynaktan beslendiğini gören insanlar buluşmuşlardı.

Faşizmin en saldırgan halinin yaşandığı ve işlenen suçlardan dolayı çok az insanın cezalandırıldığı bu topraklarda, ekonomik kriz ve geniş ölçekli yoksullaşma hala ırkçı hareketleri güçlendiriyor. Bu nedenle yürüyüş, Almanya’da hayatını geçirmiş pek çok insan için “çok şey” ifade ediyor. Bu insanlardan bir kısmı kendini sürgün hissedip asla gerçek anlamda yerleşemezken bazısına bu kentler “memleket” olmasa da başka bir yerde yaşamamış hayatında. Ne kadar zamandır “buralı” olursak olalım dış görünümümüz, aksanımız veya tavırlarımızla her daim “yabancı” olacağımız bir yer burası.

Türkiye’den yeni gelenlerden biri olarak bu ‘yabancılık’, bana ‘yabancı’ değil aslında. İnsan, aynı dili konuşsa da, içinde yaşadığı toplumdan dış görünüşü ile ayırt edilemese de, sadece düşündüklerinden dolayı, inancından dolayı dışlanabiliyor. Ölülerimizi verdiğimiz topraklar, anılarımıza mesken olan memleketimizde birebir deneyimlediklerimizle, “biz”, ırkçılığı tanıyan bir diasporayız. Aynı durum cinsiyetçilik için de geçerli. Biz kadınların erkeklere göre daha aşağı ve ikincil görülmesine yıllardır her düzeyde mücadele ediyoruz. Türkiye’deki yeni rejim bazı kazanımları güçlü bir hegemonya ile yok etmeye çalışsa da onca tehdide rağmen, direnen çok insanın olması hala umut verici.

Almanya’da ise “yabancılar” ve “Almanlar” için demokrasi farklı işleyen süreçler. Pasaportlarınızdaki vatandaşlık ne olursa olsun, farklı uygulamalarla karşılaşmak, son derece olası. Eğitim sistemindeki ırkçılık, incelikli dokunmuş olduğu için görülmesi ve ispatlanması güç olan ama son derece yüksek perdeden hissettiğimiz/hissettirilen yaygın bir durum. Kamu hizmetlerinden yararlanırken görünen ayrımcılık ise çok çeşitli.

Kadın olduğunuz için bakım ve temizlik işlerine doğrudan yönlendirilme ise başka bir incelikle temsil bulan ayrımcılık. Ev bulmaya çalışırken neredeyse bir dolu dosyaya koyduğumuz referanslarımız ve itimat kaynaklarımızın sadece etnik olarak Alman olmadığımız için kabul görmemesi de bir başka konu. Tüm konular yaşamaya çalışırken birbirine bağlanıyor. İşsizlik ve kamu hizmetlerinin kalitesinin düşmesi ile daha fazla insanın zaten bu hizmetlerden yararlanırken rekabet etmek zorunda kalması ise konuyu küresel kriz ve neoliberal politika sarmalına bağlıyor ne yazık ki.

Yürüyüşte ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi, ayrımcılık, göçmenlerin dışlanması karşıtı sloganlar ile neoliberal politikalar ve politikacıların nefret söylemlerine varan duruşlarının eleştirileri sıkça yer alıyordu. Aynı zamanda kamu hizmetlerinin nasıl uygulanabileceğine dair önerilerin dillendirilmesi de etkileyiciydi. Nasıl ki aynı diasporadan olduğumuz, aynı ayrımcılıkları yaşadığımız halde bazen daha yüksek kira isteyen veya daha düşük ücret ve fazla çalışma saatleri ile daha kırılgan durumda olanlardan yararlanan “hemşerimiz” var ise; aynı dili konuşamadığımız halde, aynı duygulara sahip olduğumuz, haksızlıklarda birlikte mücadele ettiğimiz, komşuluk yoldaşlık ettiğimiz, sevindiğimizde birbirimize sarıldığımız ve zor durumlarda yanımızda bizle dayanışmak üzere bulduğumuz pek çok dostumuz da var. Bu yürüyüş bir daha gösterdi ki enternasyonal dayanışma hepimizi yaşatacak tek alternatif.