Türkiye de dahil olmak üzere günümüz İslam dünyasında egemen olan siyasal, kültürel, ekonomik, toplumsal durum, insanlığın özlemleri, hakları ve ulaştığı hukuksal referanslar açısından tam anlamıyla vahim bir durum oluşturuyor.

Olağanüstü doğal zenginlikler ve büyük imparatorluklar geçmişine rağmen geri kalmışlık, adaletsizlik, hukuksuzluk, kadın erkek, yoksul zengin, öteki ile egemen kimlik arasındaki eşitsizlik bu dünyanın belirleyeni durumundadır.
12 Eylül sonrası Türkiye’sinde yükselişe geçen: “sekülerleşmenin bize yabancı olduğu, dine dönersek sorunlarımızın çözülebileceği” yaklaşımının pratik sonuçları ortada. Milliyetçilikten çektiğimiz yetmezmiş gibi bu kez de yeni-liberal adaletsizliğin, 12 Eylül yasalarıyla uyumun, bütün sıkışmışlığa rağmen barış ve müzakereyi sindirememenin bu kez de İslamcı gelenekten gelen kadrolarca yürütülmesi!..
Bu bir yana yukarıda işaret ettiğim İslam dünyasının bütününe özgü sorunları emperyalizme bağlayıp işin içinden çıkmak, “iktidardakilerin gerçek İslamı uygulamadığını” söylemek en yaygın akıl yürütme biçimi. Tabii sorunları dışsallaştıran bu gibi açıklamaların, emperyalizm öncesi 1300 yıla da gerçekçi açıklamalar üretebilme şansı yok. Hakiki Müslümanların önünü alamadığı ve Allah’ın da kendi haline bıraktığı bir tablo bizi sağlıklı bir yüzleşmeye ulaştırmaz!
Oysa karşımızdaki tarihsel hakikat: bin yılı aşkın bir süre boyunca dünyanın en büyük imparatorluklarında resmi ideoloji olan, ama yayılma savaşlarını, ötekileştirmeleri, kadın erkek, kâfir mümin, hak mezhep sapkın mezhep, yoksul zengin, hatta köle efendi ayrımlarını çözememiş, modernleşme döneminde de demokrasiden hep uzak kalmış bir siyasal pratiktir.
Tabii ki bu tarihe eşlik eden büyük adalet mücadeleleri de sözkonusu. Ancak bunların kaderi, Ebussuud Efendi gibi ulemanın fetvalarıyla katl, asimilasyon, sürgün, vb. olmuştur.
Gelinen noktada kabul edilmeli ki, nedenleri bir şekilde dışsallaştıran açıklama biçimleri, hem içinde bulunduğumuz durumun gerçek nedenlerini keşfetmemizi hem de bunun sonucu durumu düzeltmemizi engelliyor.
***
Buraya kadarki yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi, dosya konusu olarak bildirilen “Asrı saadet İslam’ı mı, siyasal İslam mı?” meselesine bir başka zaviyeden yaklaşmak istiyorum. Üstelik bu yaklaşımın, konuya ilişkin yazacağını öğrendiğim diğer değerli arkadaşların “içeriden” yaklaşımı anımsanırsa, “dışarıdan” böyle bir katkı daha anlamlı olacaktır.
“Asrı saadet İslamı mı, siyasal İslam mı?” ikileminin, günümüzde İslam dünyasına egemen istismarcıların, Müslüman halk nezdinde teşhiri açısından politik bir değeri olduğunu elbette ki biliyorum. Ancak diğer arkadaşların zaten bu eksende yazacak olduklarını bilmenin rahatlığıyla, bunun ötesinde bir pencere açmanın, soruna bu politik gereksinimin ötesinden de bakılması gerektiğine inanıyorum. Deyim uygunsa burada “iblisin avukatlığını” yapacağım.
Bunu yaparken yinelemeliyim ki diğer arkadaşların yaklaşımlarının İslamizasyonun bu denli toplumsallaştığı günümüz koşullarındaki politik, hatta manevi değerini küçümsemiyorum. Ama bilincimizi o çerçeveyle sınırlarsak tarihsel gerçeklikten kopacağımız bir yana, geleceği sağlıklı bir yerden kurabilme olanağından da koparız diye düşünüyorum.
Halen İslam dünyasına hakim otoritelerin sömürücü, zalim, hoşgörüsüz kimlikleri karşısında başka bir İslamın mümkün olduğunu, Müslüman insanı barışa, adalete, özgürlüğe ikna için onu yeniden yorumlamak gerektiğini dillendiren arkadaşların çabalarını saygıyla karşılıyorum.
***
Bunlar bir yana eğer gerçeğin izinden ve gerçekleşebilir çözümlerin peşinden gideceksek, dünyevi kavramları dinsel kavramlarla ikame etme zorlamalarından vazgeçmeliyiz. Soğukkanlılıkla teslim etmeliyiz ki, sadece egemenlikçi İslamcıların değil, adaletçi İslamcıların da Asr-ı Saadet dönemine ilişkin anlatıları, 1) gerçek durumla, 2) halen gereksindiğimiz çözüm gerekleriyle örtüşmemektedir.
Asr-ı Saadet döneminin ana belirleyeni olarak “tevhidin” (birlemenin) gerçekleşmesi, önceki dönemde mevcut ve farklı putların dokunulmazlığı ve onlara inananların inanç özgürlüğüne saygıda belirlenen ilkel çoğulculuğun tasfiyesi olmuştur. Fiili durum bu olduğundan, o döneme dair geliştirilecek çoğulcu yorumlar, o günü farklı anlamayı sağlasa da bugünü çoğulcu eksende kurmaya yol açmaz.
Diğer yandan aynıların eşitliği yerine, farklıları eşitliği olan demokrasiyi esas aldığımızda, toplumumuzu farklı inançların ve farklı milliyetlerin de eşitliği ekseninde kurmak, yani birlemek (tevhit) yerine çoğulculuğu inşa etmek durumunda kalırız. Aynı şekilde, başta mağduriyet olarak başladıysa da, Asr-ı Saadet’te giderek başkalarını “hak yoluna sokma” üzerinden şekillenen kutsal savaş deneylerinden de çıkaracağımız ders, tevhit değil herkesin dinini eşit ve özgür yaşayacağı bir çoğulculuktur.
Bu noktada “Medine Sözleşmesi”nin güncellenmesi ve onun üzerinden İslam’ın aslında “çoğulculuk” önerdiğini söyleyerek de sorunumuza çözüm üretemeyiz. Anımsanmalı ki Sözleşme, Medine’de İslam iktidarının henüz kurumsallaşmayıp iktidarı kendi başına belirleyemediği, yani zayıf olduğu dönemin ürünüdür. Nitekim kurumsallaşmasını müteakip Sözleşme’nin, muhatabı olan Museviler ile birlikte tasfiye edilecek ve demokrasi’nin bir değer haline geldiği günümüze kadar da bir daha anımsanmayacaktır.
Kuşkusuz din, inananları için bir selamet faktörüdür; ama Türkiye’nin, Ortadoğu’nun ve dünyanın barışını, sosyal devleti, farklıların eşitliğini, inanç özgürlüğünü kurmanın referansı olamaz. Bu bağlamda inancı/dini insanın anlam dünyası, kendi davranışlarına yön veren kültürel/inançsal referans olarak saygın yerine oturtmak, ama toplumsal-siyasal hukuku onun ekseninde biçimlendirmeye kalkmaktan uzak durmalıyız. Üstelik Onu ne denli günümüz değerlerine uygun yorumlarsak yorumlayalım, sonunda bu yorumları kuşkulu kılacak referans alimlerin 1400 yıla yayılmış direnciyle karşılaşılacaktır
***
Eğer bugünkü ihtiyacımız ulusların kaderlerini tayin hakkı, kadınların erkeklerle eşitliği, farklı inanç ve fikirlerin egemen inançla hak eşitliği içinde yaşaması ise, bunların referansı ne yazık ki Asr-ı Saadet’te bulunamaz. Ne yazık ki diyorum, çünkü öyle olsaydı işler gerçekten da çok kolay olurdu. “İşte Allah’ın sözü!” demek kadar etkili bir başka yöntem olmadığı açık. Buna karşın, Tanrının hakkı tanrıya bırakıp dünyevi sorunların çözümünü insanlığın ürettiği kavram ve yöntemlere bırakmak durumundayız. Kuşkusuz İslamın ayetlerini soldan yorumlayan arkadaşların, onlardan “mazlumların iktidarı”, “eşitlik ve özgürlük” çıkarmaları, “faiz fruattır” diye yorumlayanların çıkarcılığından ayrımla asil bir niyetin ürünüdür. Ama dediğim gibi hem o ayetlerin anlamı hem bizzat Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidin dönemindeki pratikler bu güzel yorumlarla örtüşmüyor. O nedenledir ki biçare Ebu Zerr ve Peygamber’in torunu Hüseyin gibilerinin erdem ve direnci, çok değerli ama ne yazık ki istisna örnekler olarak kalıyor.
İslamcı siyasetin içinden İslamcı egemenlerin istismarına karşı dikilen her yorum ve davranış hem tarihsel ve moral anlamında hem de bugün içinde bulunulan gerçeklikte çok değerli. Ancak gerçekçi olmak ve milliyetlerimiz, inançlarımız, cinsiyetlerimiz ve sınıfsal aidiyetlerimizle eşit, özgür ve kardeş bir dünyada olabilmek için insanlığın dayanabileceği biricik bütünlüklü referans, yine insanlığın ürettiği hak belgeleri olmuştur.
Bunun için tabii insanın, yükümlülükleriyle kulluktan, haklarıyla insan olmaya yükselişi, inanç, milliyet, cins ve ekonomik durum ayrımı olmadan herkesin eşit olduğunun yasal tescili şeklinde binyılları bulan ve bedeli hayli ağır mücadeleler gerekmiştir. Tabii bunları kabul ettirdikten sonra da ezilmeye devam etmiştir, ama en azından bunlara itiraz etmek üzere sadece direnci ve kahramanlığı değil, aynı zamanda kapsamlı bir dünyevi hukuk külliyati edinmiştir.
***
Kürt halkının dünya uluslar ailesi içinde hakkettiği eşitliği elde etmekte moral desteğe olan gereksinimi bağlamında din sorunu, büyük bir önem taşımaktadır. Öncelikle mütedeyyin bir halk olması itibariyle bu böyledir. İkincisi ise, gerek dünün Türkiye’sinde, gerekse de AKP 11 yıllık iktidarında din, Kürtlerin kendi ulusal kimliğine yabancılaştırılması ve asimilasyonunda en önemli araç olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda din, diğer pekçok ulusun hak mücadelesinde gördüğü işlevden daha büyük bir öneme sahiptir. Ancak böyle olmakla birlikte milli meselenin bizzat kendisi dünyevi bir sorundur. Üstelik bu çözümde dinin bir moral faktör olarak işlevi, toplum üzerinde dinsel bir tahakküm kurmak veya başka bir halka karşı dinsel düşmanlık üretmek değil, temel bir hakkın kullanılabilir hale gelmesindedir.
Dahası, sosyolojik temel olarak güçlü bir dindarlığa sahip olan Kürtlerin ulusal hareketi, bir başka örnekle kıyaslanmayacak kadar laik bir temelde şekillenmiş, bu bağlamda çok etkin bir kadın seferberliği ve eşitliği gerçekleştirmiştir. Öyle ki laik olmak iddiasındaki Türk devleti ha bire Gayrimüslimlere ve Alevilere karşı önyargı ve yoketme uygularken Kürt halkı diğer inançları kucaklayabilir bir dönüşüm gerçekleştirmektedir.
Bu belirlemeler ışığında toplanabilecek bir Kürt İslam Konferansı, Kürt halkına yönelik içsel ve dışsal kuşatmayı bozmak, dinin Kürt halkına karşı bir silah olarak kullanılmasının önüne geçmek, mütedeyyin Kürtlerle ilişkilenmeyi güçlendirmek ve karşı seferberlikte moral kaynağı kılınmak için önemli bir işlev görecektir.
Bu bağlamda dinin istismarı, yani kötü bir amaç için kullanımı sözkonusu olmadığı gibi Kürt hareketinin laik temelinden koparılması da sözkonusu değildir. Aksine sadece karşı istismarların önünün alınması gibi bir işlevden sözedilebilir; tıpkı “alternatif cumalar” örneğinde görüldüğü gibi. Esasen Kürt hareketinin bugün Ortadoğu’da, devletsiz bir halk olması itibariyle ekonomik ve kurumsal olarak geriliğine karşın laiklik ve demokratik çoğulculuk noktasında en ileri halk olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Rojava bu açıdan gerçekten de çarpıcı bir örnek sergilemektedir.
***
Son olarak belirtilmesi gereken bir diğer öge de, sorunun İslam kardeşliği ekseninde çözülemez olduğudur. Bunun nedeni ulusal sorunun, sadece doğası gereği dünyevi (seküler) bir sorun olmasından kaynaklanmıyor.  
Eğer bir saldırıya karşı bir moral dayanışmada değil de farklı milliyetlerin siyasal bir ittifakı sözkonusuysa, “İslam kardeşliği”, tarihte  iyi sınav vermemiş bir argümandır.
Selahattin Eyyubi’nin liderliğinde Haçlı tecavüzüne karşı büyük zafer kazanan İslamın ittifakı, akabinde Kürtlerin ciddi bir kesiminin inancı olan Êzîdîliğin ezilmesine yönelmiştir. İdris-i Bitlisi ile Yavuz Sultan Selim ittifakının bedeli Kızılbaş Kürtlere ve Türkmenlere çıkmıştır. Hamidiye Alayları özgülünde Abdülhamit’le yenilenen ittifak ise Ermeni kırımına araçlık etmiştir.
Daha önemlisi bu ve benzeri örneklerin bütününde Kürtlere, “din dışı” görülenin tasfiyesi fatura edilmiştir. Son iki örnekte  ise, aşiret düzeniyle Osmanlı iktidarına ve onun planlarına yedeklenen Kürt aşiretleri, bu nedenle kendi feodal parçalanmışlıklarını aşma ve siyasal birliklerini gerçekleştirme olanağından kopmuşlardır.
Esasen İdris-i Bitlisi gibi Kürt şahsiyetlerin kendi halkına değil, Osmanlı Sarayına hizmetleri esastır. Bu bağlamda “İslam kardeşliğinin”, Kürt Êzîdîlere, Kürt Kızılbaşlara, Süryanilere, Ermenilere ödettiği ağır bedel bir yana, Kürtlerin uluslaşmasının daha da gecikmesinde sorumluluk yüklendiğinden sözedilmelidir.
***
Gelinen noktada Kürt sorununun, gerek Eşit Yurttaşlığın gerçekleşmesi anlamında çözümü, gerek Türkler ve diğer halklarla kardeşleşmesinin yolu, dini değil dünyevi hukuk ve kavramlar ekseninde bulunabilir. Böylesi bir çözüm, kendi iç ögeleri nezdinde özgürleşme ve adaletin inşaası yanında, dünyanın tüm diğer uluslarıyla eşit haklı birim olarak kardeşleşmesinin de olanağıdır.
Bu çözüm Kürtlerin din ve vicdan özgürlüğünün de garanti altına alınması, hiçbir Kürdün inancını seçme ve yaşama biçimine dokunulamaması ve eşit saygınlıkla karşılanması demektir öncelikle. Dahası Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkından başlayarak, mevcut konjonktürdeki en uygun çözüm olan Demokratik Özerklik, ve tabii bu çözümün sosyalizme kapı açan boyutuyla Kapitalist Moderniteye karşı Demokratik Moderniteye yönelmesidir.