
AKP’nin özellikle 2007’den itibaren başlattığı Avrupa Birliği üyeliği süreciyle Türkiye ve Kürdistan’da büyük oranda siyasi destek görmesi bir zamanlar Erdoğan’ın cesur çıkışı sayesinde olmuştu. Ama Erdoğan artık Avrupa’nın demokrasi, özgürlük, eşitlik ilkelerine oldukça uzak bir lider konumunda. 1930’ların diktatör bozuntularını aratmayacak pozisyonda kendisi. “İstikrar, milli güvenlik, bölgesel işgaller” stratejisiyle arzuladığı “tek liderlik” sistemiyle her an her deliliği yapacak potansiyele sahip. Bu açıdan bakıldığında 2007’de şekillenen AKP’nin muhafazakar-demokrat kimliği için de en büyük tehdit Erdoğan’ın kendisi oldu. Klasik muhafazakar demokrat ilkeler üzerinden AKP’yi savunan kimi yazar çizer aydınları da her gün biraz daha mahçup ediyor. Özellikle Star, Aksam, Türkiye gibi gazeteleri ve birkaç televizyonu 1930-1940 model diktatörlüklerin propaganda yayınlarına dönüştüren, ilk bakışta cesur-karizmatik gibi görünen Erdoğancılık artık korkularının ruhunu, duygusunu yansıtan saldırgan bir ideolojiyle anılır oldu.
Darbeci oligarşi ile mücadele yalanı
Erdoğan ve ekibi 2007 sonrası seçim kazanma hedeflerini darbeci çetecilikle mücadele üstüne kurdu. Bunun için de Gülen cemaatiyle kol kola, kafa kafaya yüzlerce subayı suçlayıp hapse attılar. Soruşturmayı derinleştirip Kürdistan’da işlenen savaş ve insanlık suçlarını deşifre etme yerine onların sadece AKP karşıtı faaliyetlerini yargılama konusu yaptı. Bugün Erdoğancılığın geldiği nokta ise bu çetelerin tekrar aktif faaliyetlerine geri dönmesinin resmi ve gayri resmi zeminini oluşturmak oldu. Sahte CD veya tutuklama raporlarının ortaya çıkmasının aslında bir önemi yok. Herhangi bir subayın Kürdistan’daki kirli üç günü soruşturma konusu olsa Arjantin’deki yargılamalardan farksız sonuçlar çıkardı. Ama Erdoğan ve AKP demokratikleşme yolunda yakaladığı bu fırsatı elinin tersiyle itmekle kalmadı, şimdi Kemalist çeteci düzenden daha beterini inşa etmek için kolları sıvadı. Sahte CD etrafında dönen teknik tartışmaların tamamı bizim açımızdan ince bir demokrasi ve Kürdistan düşmanlığıdır. Oysa teknik tartışma en fazla suçun maddi unsurları ortaya çıkmamış birkaç etkilemeliydi. Kuvvet komutanları, genelkurmay subaylarının Kürdistan’daki birkaç günlükleri bu tartışmaların dışında olmalıydı.
Kürt sorununa barışçıl çözümden vazgeciş
Barışçıl sürecin tarihi ve içeriği biliniyor. Bu sürece katkı sunan çevrelerin, özellikle PKK-HDP ve bazı sivil kuruluşların duyarlılıkları ortada. Sürecin her kritik aşamasında Kürdistan’da yaşamayı Kürtler ve diğer topluluklar için cehenneme çevirmekle tehdit eden Erdoğan hükümeti ve büsbütün siyasi askeri çevresinin barışçıl süreçle hedefledikleri her neyse boşluğa düştüler. Belki de PKK’nin birkaç gruba ve hizbe bölüneceğini beklediler. Öcalan ile PKK arasında makas olabileceğini hesapladılar, Kürtlerle PKK arasında güven bunalımı çıkarmak istediler, sonunda düşündükleri her hileli yolun tersi oldu. PKK, tarihinin en az kaçış ve kayıp veren dönemini yaşıyor. Öcalan ve PKK daha zengin siyasi yaklaşımlarla birbirlerinin elini güçlendirdi, dört parça Kürdistan’da Kürtler hiç olmadığı kadar PKK etrafında kenetleniyor. Demokratik Türkiye özerk Kürdistan’ı amaç edinen çatışmasızlık süreci de Dolmabahçe deklarasyonu ile zirve yapacakken Erdoğan ve ekibi kirli bir el gibi araya girip süreci sekteye uğrattı. AKP’nin sinik de olsa hala barışçıl çözüm isteyen 2007 ruhu böylece zararlı Erdoğan yüzünden Kürdistan’da cezalandırılmış olacak önümüzdeki seçimlerde. Erdoğan ve AKP’nin mitinglerinin Kürdistan’daki sönüklüğünü büyük bir keyifle izliyoruz ama her Kürt’ün aklında Kobanê‘yi cihatçı çetelere teslim etmek isteyen günlerini hatırlayarak; küfrederek, beddua ederek, düşmesini arzulayarak…
Demokrasiden diktatörlük arzusu çıkarma sahtekarlığı
Modern demokrasilerin hemen hemen tüm çıkış noktaları demokratik anayasalardır. Son yüzyılda bunun en bariz örnekleri İspanya’dır, Portekiz’dır. Eğer merkezi egemenliğinizin olduğu ülkede tüm etnik, dinsel, sosyal toplulukların temel hak ve özgürlüklerini anayasal garantiye alacak somut çalışmalarınız yoksa ağzınızla kuş da tutsanız koca bir yalancı olursunuz. Bunun sözünü vermelisiniz en azından. Erdoğan’ın geldiği nokta ise bugün bile kullanılabilecek (çoğu yasal boşluktan kaynaklı kırıntılar) bazı yasal siyasi ve kültürel hakları gasp etmek oldu. Mesela Kürt sorunu yoktur, ülke bölünür, gibi ucuz argüman bunun işareti. AKP Siirt vekil adayı Yasin Aktay’ın “Kürt demek ayıp” gibi aşağılıkça fikri de bunun görünür yönü. Aleviler için değil inanç özgürlüğüne yönelik çalışmalar, Erdoğan’in kafasında onların yaşaması bile haram. Zira Erdoğancılıkla kendisini özdeşleştiren önemli bir kesim Alevilerin yaşamasını bile sorun olarak görüyor. Buna sosyal mecralarda bolca rastlamak mümkün. Alman Der Stürmer okurunun 1930 profili neyse bugün de AKP seçmeninin azımsanmayacak bir kesimi bu ruh halinde.
AKP kaybetmeli mi?
Evet, AKP büyük kaybetmeli, Erdoğan’ın kafasındaki İslamcı deli diktatörlük projesinin sonu demek bu. Türkiye’de asgari demokrasi şartlarının sağlıklı şekilde tartışılması demek. Erdoğan’ın kaybetmesi demek birçok Türk ve İslamcı aydına da yararlı. Onlar, kendilerini kişiliksizleştiren, silikleştiren bir tipten kurtulacaklardır. Bunu onların yararına ben istiyorum.