Vaktiyle Nelson Mandela’nın da avukatlığını yapmış olan Güney Afrikalı emekli yargıç Essa Moosa, beş yıl evvel yaptığımız bir röportajda şöyle demişti: “Erdoğan kararını vermeli, Botha mı de Klerk mi olacak.”
Enteresan olan, aynı dönemde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da avukatlarıyla görüşmesinde şu değerlendirmede bulundu: “Mandela’nın rolünü oynaması için de Klerk de önemli şeyler yapmıştı. Türkiye’de de Klerk rolünü oynayacak kimse yok. Bırakın de Klerk’i, Erdoğan şu anda Çiller rolüne soyunmuş durumda.”
“Büyük Timsah” lakaplı Pieter Willem Botha, 1978-1984 arasında Güney Afrika başbakanı, 1984-1989 arasında ise cumhurbaşkanı idi. 1980’li yılların ortasında Mandela ile yapılan görüşmeleri müzakerelere dönüştürme fırsatı varken, Botha bunu yapmadı. Bütün bu süreçlerin tanığı olan Essa Moosa’nın sözleriyle, “1985’te P.W. Botha’ya, Güney Afrika’da geri dönülemez kararı verme imkanı verilmişti. Dünya, onun demokratik reformlar ilan etmesini beklerken, o inat etti ve Güney Afrika tarihine adını yazdırma şansını böylece kaybetti.”
Apartheid döneminin son devlet başkanı Frederik Willem de Klerk ise 2 Şubat 1990’da parlamentoda Mandela dahil bütün siyasi tutsakların serbest bırakılacağını, örgütler üzerindeki yasağın kaldırılacağını, sürgündekilerin dönebileceğini, OHAL’e son verileceğini ve hükümet ile özgürlük hareketleri arasında siyasi diyalog için alan açılacağını açıklayarak, geri dönüşü mümkün olmayan karara cesaret etti. Ve daha sonra Mandela ile birlikte Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.
Botha ise Apartheid rejimi sona erdikten sonra Mandela hükümeti tarafından kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’na katılmayı reddederken, işlediği suçlardan ötürü - örneğin Güney Afrika Kiliseler Konseyi’nin merkezinin bombalanmasının emrini vermek - hapis cezalarından kurtulamadı.
Essa Moosa ile yukarıda bahsi geçen röportajı Ağustos 2011’de yaptık. Aradan geçen beş yıl içinde Erdoğan sadece de Klerk olma şansını kaçırmadı, aynı zamanda kendine örnek aldığı Çiller’i de kat be kat aştı. Zira bırakalım Kürtlerle barışmayı, soykırımcı bir savaş ile Kürtleri yok etmeyi amaçlıyor. Bugün yaşananlar, daha doğrusu yaşatılanlar ne 80’li ne de 90’lı yıllarla kıyaslanamaz olup, devlet-özgürlük hareketi savaşını artık aşmıştır. Topyekün faşizm ile Kürtlere soykırım dayatılıyor. Bu soykırımı yürütenlerin hala de Klerk’e dönüşebileceğini düşünmek en hafif deyimle saflıktır. Onlar, Botha ile aynı kaderi paylaşacaktır. Hatta daha da beterini.
Çünkü işlenen suçlar çok ağır. Sadece savaş suçu değil, en ağırından insanlık suçu işlendi, işlenmeye devam ediyor. Böylesi Güney Afrika’da veya Kuzey İrlanda’da yaşanmadı. Benzerlikler olmakla birlikte ve kurumsallaşmış ırkçılık-sömürgecilik kendi başına korkunç bir gerçek iken, bugün Bakur’da yaşanan soykırımcı savaş farklıdır. Bu savaşa karşı barış elbette ki savunulmalı. Ama biz Kürtler barış kelimesinin önüne hep onuru koyduk. Barış bizim için özgürlük varsa vardır. Özgürlük yoksa, onur yoksa, adalet yoksa barış da olamaz.
Bununla birlikte günümüzde Bakur ve Türkiye’de barış savunuculuğu faşizme karşı direnişten geçer. Faşizme karşı direnişi kapsamayan bir barış çağrısının nasıl bir anlamı olabilir ki günümüz koşullarında, yani soykırım kıskacı altında? Devlet ve onun başındaki AKP, Kürt soykırımı üzerinden İkinci Cumhuriyeti inşa etmeye çalışıyor. Bu gerçek görülmeden, bu konuda farkındalık geliştirilmeden barış savunuculuğu yapılamaz. Kimse ne kendini ne de başkasını bu konuda kandırmasın. Barış savunuculuğu faşizmle aktif ve etkin mücadele gerektirir. Tarihe bakılsın, en etkili barış hareketleri, antifaşist özünü hep güçlü kılanlar olmuştur.
Türkiye’de ise Barış İçin Kadınlar Girişimi gibi bazı istisnalar hariç barış kelimesi o kadar romantize edilmiş, o kadar siyasi içeriğinden kopartılmış ki, soyut bir kavram gibi öylece ortada durabiliyor. Oysa yeni bir barış felsefesini geliştirecek kadar yaşam ve mücadele deneyimleri bulunuyor Bakur (Kuzey Kürdistan) ve Türkiye’de. Ancak bunlar inceleneceğine enteresan bir tersten oryantalizm söz konusu.
Örneğin son yıllarda sık sık Türkiye’den heyetler, müzakere deneyimi yaşamış ülkelere gidip buradaki tecrübeleri dinliyor. Bu kendi başına elbette olumsuz değil ancak 24 Temmuz 2015, hatta 5 Nisan 2015 itibariyle artık pek anlamlı da değil. Çünkü biz normal bir savaş sürecinden geçmiyoruz. Soykırım tehdidi ile karşı karşıyayız. Bu süreçte AKP’nin diyalog masasına döneceğini, hatta resmi ve yasal bir süreç başlatıp müzakere aşamasına geçeceğini sanmak hem İmralı sürecinin neden sona erdiğini anlamamak hem de AKP’nin gerçeğini tanımamak anlamına gelir.
Çok basit bir örnekle: Merkezi İngiltere’de bulunan bir kuruluşun düzenlediği program çerçevesinde son yıllarda Türkiye’den, içinde hem meclisteki partilerin temsilcileri hem de farklı şahsiyetlerin yer aldığı heyetler müzakere deneyimlerini yerinde incelemek üzere Kolombiya, İrlanda vb. ülkeleri ziyaret ediyor. Son birkaç aydır aynı program çerçevesinde sadece kadınlardan oluşan gruplar Kuzey İrlanda deneyimi yerinde inceliyor. Şu anda da siyasetçi, sivil toplum örgüt temsilcisi ve akademisyenlerden oluşan bir grup kadın orada, Kuzey İrlanda deneyimini dinliyorlar.
Son bir yıl içinde neredeyse iki ayda bir İrlanda’ya giden kadın heyeti içinde bir kez HDP’li bir vekil yer aldı. Bundan iki ay önce HDP Grup Başkan Vekili Çağlar Demirel de Kuzey İrlanda’daki yuvarlak masa toplantılarına katılım sağladı. Ama bu kez gidemedi. Çünkü Amed Milletvekili Çağlar Demirel, geçtiğimiz günlerde Ankara’da meclis çıkışından gözaltına alınıp tutuklandı. Şimdi, 11 HDP milletvekili gibi cezaevinde. Şu sıralar İrlanda’da barışa dair etkileyici hikayeler dinleyenler Çağlar’ın yokluğunun ardındaki gerçeği anlayabiliyor mu?