Televizyon ekranlarında, "hayatı, sanatı ve eserleri" anlatılırken, Kuzey Kore diktatörüyle kıyaslanıp, Suudi Arabistan, Katar’la eşleştirilmekte. Ülkesi için, her üç kişiden birinin açlık sınırında yaşadığı vurgusundan sonra, kişisel kalkınma hızı, "günümüz dünyasında yaşayan en zengin Başbakan" diye takdim edilmekte.
Birden bire bitiveren mal, mülk, parasal zenginliğinin tasası onlara düşmüş gibi, bir de "servetinin kaynağı meçhul" diye eklenkete.
Yandaş Türk halkı durumdan memnun, kendileri mesut. "Tek başına dünyaya meydan okuyan liderleri" zenginleştikçe, nüfusun yarısı "müstahakını bulmuş" gibi sevinmekte, onu alkışlarıyla şerbetleyerek takdir edip, "istiklal savaşçısı çok yaşa" diye haykırmakta…
Alkış yakışır. Çünkü, kendinden saymadığı, yandaş görmediği halkına karşı, "istiklal savaşı" naralarıyla cephe açan ilk yer yüzülüdür, o. Başka bir benzeri de yoktur.
O Tanrı tarafından, Türk halkına layıkını bulsun diye gönderilmiş, "tek adam"dır. Ayrıldığı eşinden eziyet gören bahtsız kadınların bile başvurduğu baş yargıç, ülke asayışından da sorumlu başkomiserdir.
Aynı zamanda, değerli ev ve arsaların hangi yandaşa gideceğine, hangi yandaşın nereye alış-veriş merkezi (AVM) kurulacağına karar veren elmakçı başıdır o.
Kaçakçı, rüşvetçi, hırsız suçlamasıyla içeriye düşen Rıza Sarrab’ı "hayırsever iş adamı" ilan edip, istiklale kavuşmasına katkı sunan bir "istiklal savaşçısı"dır. Şaşmaz adaletinde, beğenmediği haberleri yazan onbeş tane Kürt gazetecinin, hapiste tutulması müstahaktır.
Rüşvet dağıtmamış, kaçakçılık semtine uğrmamış, Bakanları kap ve kaç yollarına yatırmamış, sadece düşüncelerini açıklamış Kürt liderlerden Hatip Dicle, kalp hastası teşhisiyle götürüldüğü hastanede, elleri kelepçeli uzun koridorlarda dolaştırılarak, Kürtlere "al sana istiklal" demeye getiriliyordu.
Rıza Sarrab, o sırada polis gününde şeref koltuğundaydı. Erdoğan da, sevgili milletine "ben bizzat, istiklal savaşı veriyorum" diye sesleniyor, "haydi hep birlikte istiklal savaşına" naraları patlata patlata ortalıkta dört dönüyordu.
İstiklal Sarraf ve ortaklarına kutlu, gerisine haramdı. Onlar "ateist"ti, zaten.
Nitekim, yandaş olmayan Alevilerin aslında etkisinde Tanrı bilmeyen, din tanımayan "ateistler" olduklarını şıp diye anlamış, bununla "özgürlükleri ne yaptın ey istiklal savaşçısı?" sorusunu soran Almanya Cumhurbaşkanın ağzının payını da vermişti.
Fakat istiklal savaşçısı devletin yolu, Amerika'nın uluslararası teröre destek veren ülkeler listesinde, El Kaide’yle kesişiyordu. Suriye’de insan kesen, soygun ve hırsızlık yapan, çaldıklarını Türk devletinde satan El Kaidecilere yardım ve yataklıkla suçlanıyordu.
İstiklal savaşçısının son macerasını, 1 Mayıs'ta, bütün dünya İstanbul meydan muharebesinde seyretti. Yandaş olmayan kitle sokağa çıkıp, el ele şarkılar söyleyecek, Kürtler govend oynayacak, birileri de "hırsız var, soyuluyoruz" diye bağıracak korkusundan, Afrika savanalarında yaşayan kabilelerinde bile görülmeyenle, 15 milyonluk İstanbul yasak şehir ilan edildi. Şehir merkezi polis barikatlarıyla işgal edilerek, istiklal savaşçısına yakışan yeni "destanlar" yazıldı.
Trenler, tramvay, otobüs, vaporlar durduruldu. Çalışanlar işlerine gidemediler. Can çekişen hastalar hastaneye yetişemediler. Banu Güven de, televizyonda doğrum sancısı çeken bir genç kadının ısdırabıyla manzarayı özetliyordu.
Mahalleler, semtler zehirli gazlara boğuldu. İstiklal savaşçısının gazabıyla evlerinde gazlanan mahalle, semt insanları, hastasını, çocuğunu, yeni doğmuş bebeğini zehirden kurtarma derdiyle göç edip, yaya yapıldak sokaklara döküldüler. Manzarayı gören dolar balyalarını teslim alan yandaşlar, "milletin …..na koyacağız" diyen havuzcu, çuvalcı müteahhitleri, istiklal savaşçısını alkışa durdular.
Yargı, polis tek elde, hak, hukuk derin uykuda, İstiklal yandaşlarındı. Düzen öyle gelmiş, "istiklal savaşı" üzere böyle gider sanıyorlardı.
Ne yapacaksınız ki, her diktatör, yarattığı korkulara esir düşüyor, aklı varsa bile bulutlarda dolaşan birer "istiklal savaşçısı" kesiliyordu. Saddam Hüseyin, bu soyun en unutulmazıdır. O yurttaşı Kürtlere karşı, zapt edilmez sandığı kaleler inşa ediyor, kimyasal gazlarla hücuma geçiyor, dış düşmana karşı da "kıyamet topu" adını verdiği toplar tedarik ediyordu.
Sonra mı? Dünyanın seyrettiği üzere, eserlerinin enkazı altında kaldı.
Erdoğan, çıkmaz sokaktan ders alacağına Saddam'dan ilhamla, Kürtlere karşı "Kalekol"lar inşa ediyor, "benim milletim" dediği halkından korkuyla da "çelikten gezici" kaleler döktürüyor ve bunları ilk defa istiklal savaşının 1 Mayıs meydan muharebesinde, öne sürüyor ve kendini galip ilan ediyordu.
Ama her galibiyet, korku rejiminin sefaletiydi. Sonunda kendisine yenik düşüyordu. Yer yüzünde, yandaş kitlesinden olağanüstü bağlılık gören Hitler rejimi dahil, hiç biri payıdar olamadı.
Erdoğan, 'istiklal savaşı'nda!..
Türk Başbakanı Recep Erdoğan, dünya medyasında, karikatürel bir çağ fenomeni. Gazete başlıklarında hakkında, "diktatör" tanımlanması.