Bu hal, ta ki bir Alman din bilgini olan Matin Luther’in "protesto" (Protestanlık) hareketi ortaya çıkıncaya kadar sürdü. Protesto ve onu izleyen yüz yıllık savaşlardan sonra din, şarlatanların elinden kurtarıldı. Reformlarla bugün, insani hizmet veren Kilise yaratıldı.
İslam, hiç bir zaman, dini akıl ve mantığa oturtan bir reform yaşamadı. Toplumları oluşturan insan çoğunluğu okumasını da bilmediği için, din pek çok yerde çetelerin çıkar aracı olarak eğilip, büküldü.
Ağzı laf yapan çetesini kuruyor, hayır işleme ve cennet yoluna revan için sadaka adı altında haraç toplayarak, mali imparatorluklar inşa ediyor, daha büyük güç toplayanlarsa ülkelerini ele geçirip, Tiranlıklarını ilan ediyor.
Onun için, her rejimi İslamı kendine göredir. Mesela, Suudi Arabistan’da "zina ve hırsızlık yapma, gerisi için keyfine bak" şeklindeyse, Suudi Arabistan çıkışlı, Mısır köklü İhvan hareketinin kolu El Kaide’nin İslamı, kadın peçeleme temelinde, çıkarına aykırı bütün yaratılmışları yok etme, Irak ve Suriye’de yaşandığı üzere farklılıkları bıçakla kesmedir.
Türklerin yakından bildikleri İslamda, "cami, minare diyerek namaz kıl, oruç tut, gerisi sebest", ırkçılığın "tek millet, tek bayrak, tek vatan" narası dini pelesenk, Tirani çetelerin hırsızlığı, dolandırıcılık, soygun, cinayet ve katliam dine uygun, yalancılık başarının faziletidir.
Ortadoğu’da, zulüm ateşleri yağdıran dinci Tiranlara karşı, insani değerleri savunarak direnen tek güç ise Kürtlerdir. Bu nedenle, Kuzey dahil farklı inanç ve aidiyetlerin sığınağıdır, Kürdistan parçaları…
Bu uzun girişten sonra, asıl konumuz, TC’yi altına alıp peşinden sürükleyen Recep Tayyip Erdoğan kasırgasına dönemlim:
TC, AKP itidraının darbe içinde darbeleriyle çağdan sapıp, yönünü değiştirmiş, Laik Kemalistlerin de yenilgisiyle rejim, bütün olarak dini temele oturmuştur. Hayata dair bütün söylemler, artık din çıkışlıdır. Rejimin dini, Türk ırkçılığına uygunlukla bir tuhaf ama, artık kanunlar bile rayında mı, değil mi diye ele alınmaktadır.
Çağdan öylesine bir sapma ki, Kemalistler treni alıp kaçan Erdoğan'ı yakalama umuduyla, bir benzerini bulup Cumhurbaşkanı adayı yapmak zorunda kalmış, Selahaddin Demirtaş’ın karşılarında evrenselliğin yüzü olarak berraklaşmıştır. Ahmet Altan’dan Hasan Cemal’e, Aslı Aydıntaşbaş’tan, Ezgi Başaran, Oya Baydar, Cengiz Çandar’a varan Türk entelektüelleri zinciri, bu nedenle ona desteklerini açıklamışlardır. İnsani mücadelenin motoru olan Kürtler de iki adaylı gibi görünen Türk tipi dinciliğin karşısında, demokrasinin de umudu…
İslam dininde de, cennete gitme kimsenin vizesine tabii değildir. Allah'la kul arasında ise asla aracıya yer yoktur. Erdoğan, bu yetki ve icazete sahip gibi Allah, Peygamber, cami, minare üzere, bütün dini ritülleri oy avında kullanıp bitirmiş, Batman ve Mardin’e vardığında, kimileri çalıntı dolar tomarları sıfırlamakla meşgul, o kitleler karşısında fatihaya sarılmıştı. Aman Tanrım ne kadar dindar ki, beslemesi El Kaide’nin Rojava ve Güney Kürdistan’da Müslüman Kürtleri kesiyor, kadınlarına el uzatıyordu.
Öbür yanda Van ve Mardin’de çıktığı kürsü, bu dünyada insanlara iyi bir hayat sunma proğramını açıklanması gereken platformdu, Müslüman görünme taklaları atma alanı değil...
Kürdistan’da, okulda olması gereken her 100 çocuk ve gençten 70 tanesi evde, sokakta ve kahvehanelerdeydi. İşsizlik oranı dünya rekoruyla yüzde 80’lerde…
Erdoğan, o işsiz ve açların verdikleri vergilerle satın alınmış uçaklarla yandaşlarına geliyor ve "uyu yavrum ninni" diyordu. Hangi dine sığar bilinmez, Faşizmin fetişlerini sayıyor, bayrak yerde toza bulanmış gibi yapıp, "dalgalandıralım arkadaşlar" diyordu.
Bu gösteri, tek başına bir yolsuzluktu. Halkın parasını çalıp, Sultani geleceğine yol yapmaktı. Sadece o uçak ve araçlarının masrafıyla onlarca gencin çalışabileceği iş yerleri açılabilirdi Van ve Mardin'de.
Kürdistan’da, banka kapıları Kürtlere kapalı, teminatları geçersiz, ama o utanmadan görülmemiş kalkınmadan bahsediyor, Batıda yapılan yolları, Kürdistan'daki askeri, ve polisiye harcamaları yatırım olarak gösterğiyor, Kürt ülkesini sular altında bırakıp insansızlaştıracak barajlarla övünüyordu.
Utanmazlık bu kadarla kalmıyordu. Kürtlerin gözünün içine baka baka yalanlar sıralıyor ve onların canları pahasına ırkçı rejimden elde ettikleri insani hakları bile kendi bağışı gibi gösteriyor, "Kürtçeyi serbest bıraktık" diyebiliyordu.
Duydunuz mu Kürtlere özgürlük bağışlamış, Ehmedê Xanî ve Feqiyê Teyran’ı bile yayımlanmıştı.
Oysa son bir kaç günlük gazete başlıkları, onu yalanlıyordu. Kürtçe ve Kürt kültürü, eskisi gibi ırkçı rejimde esir, bebek isimleri de yasaklıydı. Görün işte özgürlüğü…
Antepli Şenay ve Mustafa Gök, bebeklerine vermek istedikleri "Bawer" ismi Erdoğan rejimi tarafından reddedilmişti. Musa Anter’in oğlu Anter, dört yıldan beri çocuğuna "Asiwa" adını verme mücadelesi veriyordu.
Aydın’da, Raize-Mehmet Selim Nabız’ın bebeklerine vermek istedikleri Bedirxan Şoreş ismi kabul edilmemişti. İzmir’de, Türkçe bilmediği ve yeminli tercüman da bulamadığı için Nazime Özalp hastanede muayene edilmiyordu.
O nedenle Selahaddin Demirtaş, Cumhurbaşkanı oylamasında ırkçı zalimlerin gözündeki diken, Kürtlerin onur bayrağı, seçim sandığıysa haysiyetlilerin sayım kutusuydu.
Kürtlerin, Cumhurbaşkanı seçimine bakışı böyle, hadi başka kapıya!..
Erdoğan Kürtlere özgürlük bağışlamış…
Orta Çağ Hıristiyan dünyasında, Kilise insanların yeyip içtiklerinden, nasıl giyinmeleri gerektiğine kadar hayatın bütün damarlarına hükmediyor, para karşılığında günah affeden belgeler dağıtıyor, isteyene altın karşılığında öbür dünyada arsa, bağ bahçe satıyordu.