
İdeolojik menşesi ve argümantasyonu ne olursa olsun bütün diktatörlüklerin ortak bazı yönleri vardır. En azında içine girdikleri psikolojik durumları arasında korkunç benzerlikler gürülmektedir. Kendilerini hak ve hakikat yolunda ve halk için çalıştıklarını propaganda ederler. Kendilerine göre basından, edebiyattan, sanattan, siyasetten belirli apologet (savunma) takımları bulurlar. Herkes işini bilir, koordinatlar eşgüdümlü tam bir koro biçiminde çalışır, birbirlerini tamamlarlar. Hükümdarlar yalnız işaret verir gerisi işgüzarlara düşer. En çirkin davranış, en zalim yönelim, en haksız siyasi pratik bu takım tarafından göreceleştirilir, gerekçelendirilir, estetize edilir ve sonuçta sorunsuz bir şekilde meşrulaştırılmaya çalışılır. İşletilen mekanizma gayet açık ve kolaydır.
Hangi perspektivten bakılırsa bakılsın, ister dini-ümmet, ister pozitif-bilim, ister demokrasi, isterse de sol-sosyalist optikten bakılsın, varılacak sonuç aynıdır. Erdoğan’ın kurduğu ve stabilize etmeye çalıştığı rejim, yanlışlığın ve haksızlığın ötesine geçmiş tam tehlikeli bir serseri mayin durumuna düşmüştür. Nerde ne söyleyeceği ve ne yapacağı belki onun en yakınındaki yandaş takım üyeleri bile kestiremez duruma düşmüştür.
Adalet ve gerçeklikle bağı tamamen koptuğunun işaretleri ortaya çıkmaktadır. Roboskî’de, Gezi’de ve Soma’da takınılan tutum, gösterilen davranış empati duygusunu tamamen kayıp etmise benziyor.
Ulus devleti esas alan kemalist diktatörlük yerine gerici-oligarşik bir diktatöryal rejimi ikame etmek toplumu ilerletemez, özgürleştiremez ve dolayısıyla demokrasiyi de getiremez. Hukuk, eşitlik, demokrasi, insan hakları, adalet ve özgürlük gibi konulara bu denli çifte standartlı yaklaşım çok ender yaşanmıştır. Bölgenin bazı ülkelerinde yaşanan gelişmelere ilişkin sarf ettiği sözler, takındığı tutum ve talep ettiği adımlar kendi ülkesinde bu denli paradoksal ve tezat içinde olan çok az devlet yönetimleri bulunmaktadır. Kürt meselesine, emek sorununa, insan haklarına, azınlık problemlerine, kadının kurtuluşuna ve toplumun genel özgürlük alanlarına yaklaşım tarzı ve “çözüm” anlayışı, kendi iktidarını sağlama alma ve genişletmekle sınırlıdır.
Almanya’da Türkiyeli göçmenlerin sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarını istismar ederek demogojik-sematik söylemlerle değişik toplulukları karşı karşıya getirmek, toplumu değişik kültür gruplarına bölüp suni ayrılıklar yaratıp siyasal rant etmeye çalışmak politik olarak büyük bir sorumsuzluktur. Almanya’da en azında görmediğimiz sistematik ayrımcılık ve asimilasyon siyaseti sanki varmış gibi göstermek ve zaten tehlikeli bir durum arz eden milliyetçi-gerici duyguları körüklemek kabul edilemez. Türkiye’de devletin kuruluşundan beri var olagelen ve halende sistematik bir şekilde devam ettiği herkesce bilinen tekçi zihniyetin kendi dışındaki bütün diğer kolektif topluluklara karşı nasıl davrandığını ve hangi asimlasyonist metodlarla çalışıldığını duymıyan, bilmiyen var mıdır?!
Erdoğan’ın siyaset realitesine ayaklarının yere basabilmesi için bir siyasal basınca ihtiyaç duyulduğu kesindir. Türkiye’de; ya dışlanan, sömürülen, hakları elinden alınan bütün kesimler, özgürlük, eşitlik, barış ve adalet için birleşip kendi aidiyetlerini ve kimlikllerine korumak koşuluyla politik-pratik alanda tek olurlar ya da egemen hegomonik iktidar tarafından tekleştirilecekler. Birincisi iradi bir hamleyle ivedilikle yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk halidir, ikincisi ise irade dışında dışardan dayatılarak yerine getirilmesi kuvvetle muhtemel bir zor halidir. Bu ikisinin arasında tercih yapmak için biraz zaman geçmiş olmasına rağmen tam geç olduğu söylenemez.
* Siyaset Bilimcisi