
Türkiye savaşa hazırlanıyordu ve savaşı başlattılar. Öyle sanıldığı gibi bir yol kazası olmadı. İstenmeyen bazı olaylardan yola çıkarak savaş çıkmadı. Kaldı ki, ateşkeslerde zaman zaman ihlaller de olur. Eğer taraflar istemezse bu direkt savaşa yol açmaz. Savaşı önleyecek mekanizmalar da var. Ancak Türkiye'de olan böylesi bir yol kazası ve istenmeyen bir durumdan kaynaklı değildir.
Erdoğan'ın 5 Nisan'dan beri İmralı'nın dünyaya kapatılmasıyla savaşa karar verdiğini belirtmiştik. Önder Apo'ya yaklaşımın savaş ve barış nedeni olduğunu PKK yöneticileri defalarca dile getirmişti. Erdoğan 30 Ekim 2014'te MGK'da savaş kararı çıkarmıştı. 6-8 Ekim olaylarından sonra adeta bir meydan muharebesi gibi meclisten zorla güvenlik yasaları çıkarmışlardı. Olaylarda katledilen onlarca insanın katillerinden hiç kimseye bir işlem yapılmadı. Bazı Hüda Par'lıların öldürülmesi dışında kimseye bir dava açılmadı. Onları öne çıkarmaları da tarafları daha çok kışkırtmak ve karşı karşıya getirme amaçlıydı.
Erdoğan basının önünde açıktan Dolmabahçe protokolünü tanımadığını, Kürt sorunu olmadığını, masayı tanımadığını vb. söylemişti. seçim meydanlarını da HDP ve demokrasi güçlerine karşı bir saldırı ve ezme alanına çevirmişti. Bunları kendi hakları olarak hala görüyorlar ve yaptıklarına hiç mi hiç özeleştirel bir yaklaşımları yok. Hatırlanırsa bazıları Yalçın Akdoğan'a sormuşlardı; "HDP'ye bu kadar saldırıyorsunuz, yarın nasıl masaya oturacaksınız." O da "Yarın barış da olsa HDP bizim siyasi rakibimiz olduğu için mücadelemiz devam eder" demişti. Ama şimdi "HDP bize karşı tutum aldı, 'Erdoğan'ı başkan yapmayız' dedi. Bu da güveni ortadan kaldırdı ve barış süreci berhava oldu" demektedir. Zaten "Biz seçimi kazanamazsak, siz ancak sürecin filmini çekersiniz" demişti. Bu nasıl bir siyasi rekabet ve mücadele?
AKP eğer barış ve demokrasiden yana olsaydı, meclisi savaş meydanına çevirip güvenlik yasalarını çıkarmaz, seçim barajını düşürür ve adil bir ortamda seçimlerin yapılmasını sağlardı. Akdoğan gibileri hem seçim barajını düşürmeyecekler hem de bu antidemokratik yasaya rağmen HDP'nin barajın altında kalmasına çalışacaklar. "HDP barajın altında kalırsa süper olur" diyenler kendileriydi. HDP barajı aşıp seçim sonuçlarını etkileyince buna saygı göstereceklerine düşmanlıklarını sürdürdüler.
Suruç Katliamı'yla maskesi iyice düşen AKP iki polisin vurulmasını öne çıkararak onlarca uçağı gerilla bölgelerini bombalamak için havalandırdı. Kamuoyunu yanıltmak için bu olaya sığınmaya çalıştı. Sözde IŞİD'e karşı ABD ile anlaşma yapmış, İncirlik'i ABD'ye açacaklardı. Buna rağmen şimdiye kadar IŞİD'e zarar verecek bir girişimde bulunmadığı açıktır. IŞİD'e karşı en tutarlı savaşan güç PKK ve PYD'ydi. Türkiye IŞİD'e nefes aldırmak için PKK'ye saldırdı ve Til Ebyad'ın düşmesiyle birlikte bir kez daha PYD'ye karşı düşmanlık yaptığını açığa vurdu ve ne pahasına olursa olsun "Kürtlerin herhangi bir statüye sahip olmalarına izin vermeyeceklerini" Erdoğan'ın ağzından dile getirdiler.
Erdoğan 7 Haziran seçimlerini bir türlü içine sindiremedi. AKP'nin hükümetten düşmesini kendisi için büyük bir tehlike olarak gördü. Bir koalisyonla AKP'yi ve Türkiye'yi istediği gibi yönetemeyecekti. Ayrıca yıllarca Türkiye'yi istedikleri gibi yönetmiş ve birçok yolsuzluğa ve suça bulaşmışlardı. İktidarın kaybı onlardan hesap sorulmasının yollarını da zamanla açabilirdi. Bu korku ve iktidar hırsı Erdoğan'ı 7 Haziran seçimlerine karşı bir darbe yapmaya götürdü.
Meclis yemin töreninden sonra dağıldı. Herhangi bir çalışması ve icraatı olmadı. Hal böyleyken HDP'yi büyük suçların sorumlusuymuş gibi hedef tahtasına oturttular. Halbuki yeni seçilen millevekilleri daha iş başı bile yapmamışlardı. HDP'yi savaşın ve terörün bir parçası gibi lanse etmeye, onları teslim almaya ve kamuoyunda etkisizleştirmeye başladılar.
Erdoğan savaşı daha önce planlamıştı. seçim süreci bunun en iyi göstergesidir. HDP o kadar saldırıya uğrarken, Erdoğan ve hükümeti bu saldırılara hangi tepkiyi verdi? Emrindeki polis ve MİT hangi önlemleri aldı? Bu katliam arayışıları ve girişimleri Suruç Katliamı'yla yeni bir aşamaya sıçradı.
24 Temmuz'da onlarca uçakla PKK'ye dört yüz bomba yağdırdıklarını kendileri açıkladı. Aradan haftalar geçti. Bombalamalar ve operasyonlar devam ediyor. Doğa tahrip ediliyor. Zergelê'de olduğu gibi sivil halka dönük katliamlar durmuyor. Silop'i gibi ilçelere saldırılıp halk kurşunlanıyor. Asker, polis ve gerilla onlarca cenaze kaldırıldı. Bu ölümlerin durması ve ateşkesin yeniden etkinleştirilmesi için birçok iç ve dış çevrenin girişimleri ve çağrıları oldu. PKK ve KCK yetkilileri yaptıkları açıklamada silahlı mücadeleyle sorunu çözme gibi bir stratejilerinin olmadığını, savaşı kendilerinin başlatmadığını, eğer uygun koşullar sağlanırsa silahları susturmaya hazır olduklarını, açıkladılar.
KCK'nin bu açıklamalarına ve ateşkes çağrılarına Erdoğan'ın açıklaması şu oldu: "Ben başkomutanım. Ateşkes ve silahların susturulması olmaz. Bu ülkede tek bir terörist kalmayıncaya, silahlar bırakılıp betona gömülmedikçe, mücadele devam edecektir." Bu açıklama açık ki, herhangi bir çözümü, ateşkesi ve barışa bir şans verilmesini içermiyor. Bu açıklama müzakere ve anlaşma yapılmadan PKK'nin silah bırakmasını, yani teslim olmasını içeriyor. Kimsenin teslim olmayacağını kendisi bal gibi biliyor. Bu sözleriyle barıştan uzak ve tercihinin savaş olduğu gayet açıktır.
Demokrasiden yana tüm güçlerin gerçekleri iyi görmesi ve aldanmaması gerekiyor. Onlar savaşa karar vermişlerdir. Bu karar temelinde savaşı başlattılar ve sürdürmekte kararlıdırlar. Buna karşı direnmek ve halkın kendisini savunması da en temel insani ve demokratik bir haktır.