28 Şubat gibi önemli bir günde, devlet ve HDP heyetlerinin Kürt sorunun çözümüne dönük yaptıkları ortak açıklama ardından, bütün gözler hükümetin atacağı somut adımlara çevrilmişti. Bu temelde İmralı’daki görüşmeleri belgelemek üzere bir sekreteryanın oluşturulması, müzakere sürecini takip edecek bir izleme kurulunun oluşturulması ve Kürt Halk Önderi’nin Newroz’da bir mesaj göndermesi olacaktı.
Kürt Halk Önderi kendi cephesinden üstüne düşen Newroz açıklamasını yaptı. Tüm dünya bu mesajı gördü, dinledi. Mesaj, Dolmabahçe ortak açıklamasında ve Süleyman Şah meselesinde yeşermeye başlayan yeni ruha atıfta bulunmuştu. Çok yapıcı ve sürecin önünü daha da açmaya dönük kapsamlı bir içerik taşıyordu.
Sürecin ilerlemesi için yapılması gerekenlerden biri, İmralı Sekreteryasının oluşturulmasıydı. Bu temelde İmralı’da tutuklu bulunan grup değiştirildi. Ancak bir sekreterya rolünü oynamanın imkan ve olanakları kendilerine verilecek mi, henüz bu konuda ortada yeni bir gelişme yok. Görüşmelerde hazır bulunacaklar mı, görüşmeleri, resmen kayıt altına alabilecekler mi, bu sorular henüz denklemin bilinmeyen yanında yer alıyor.
Yapılması gerekenlerin ikincisi ise; İzleme Kurulunun oluşturulmasıydı. Bu konuda isimler bile gitti geldi. İsmi geçenlere, resmi olarak gidildi mi henüz bilmiyoruz ama epey isim de tartışıldı, kamuoyuna da yansıtıldı. Ancak Newroz ardından, İzleme Kuruluyla birlikte henüz İmralı’ya gidilmedi maalesef.
Dolayısıyla tüm Türkiye’nin büyük bir merakla, Kürt Halk Önderin’den beklediği tarihi açıklama yapılmasına rağmen, henüz süreci müzakereye evriltecek hiçbir hazırlık düzeyi yok ortada. Türkiye’de bu sürecin hızla ilerleyeceğine dönük ciddi bir beklentiye giren kesimler, sürece anlam vermede zorlanıyorlar. Bu biraz normaldir. Neden? Çünkü şimdiye kadar umutlanmamış bazı kesimler bile umutlandı, beklenti havasına girdi. Bu yanlış mı? Elbette hayır. Zaten umut ve beklenti yoksa o zaman ilerlemesi için çaba da harcamazsınız. Ama tabii, Türk devlet geleneğini ve Erdoğan’ın hükümran geleneğini tanıyıp bilen kesimler, gelinen noktayı gayet olağan görürler.
Evet, süreç nasıl yürüsün ki?
Erdoğan’ın bir askeri akademide yaptığı iki cümlelik özürle gönlünü satın aldığı TSK, konuşmaya başladı bile. Konuşmaya ve operasyona çıkmaya başlayan TSK karşısında, yılların derin tecrübesini ve öngörüsünü taşıyan HPG güçleri, kurbanlık koyun gibi boynunu bıçak altına, göğsünü mermi altına uzatacak değil herhalde.
Ortalığı karıştıranın ve sürecin yürümesinden hoşnut olmayanın, Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğuna, tüm Türkiye şahittir. Erdoğan’ın sürecin ilerlemesine gösterdiği tepkinin altında çeşitli nedenler vardır. Ancak bu sebep, kesinlikle Dolmabahçe ortak açıklamasından haberinin olmaması olamaz. Kesinlikle o açıklamada yazılı olan on maddelik başlıklardan haberinin olmaması olamaz. Çünkü görüntülü açıklamaları var. Üstelik on başlıktan oluşan dolmabahçe açıklamasına, kendine göre “silahlara veda çağrısı” adını bile taktı. “Hasretle beklediğimiz, hasretini çektiğimiz çağrı” demişti.
Erdoğan’ın gösterdiği tepkinin ardında kafasındaki başkanlık projesinin, yapılan bu görüşmelerde kabul görmemesi var. Erdoğan, AKP hükümetine başbakanlık yaptığı süre boyunca kendi bireysel hükümranlığını da oturtmuştu. Cumhurbaşkanlığına gelerek bunun da ötesine geçip, artık bir partiyle birlikte iktidar olmak yerine tek başına kişi olarak hükümran olma hayallerini başkanlık sistemi projesiyle zirveye ulaştırmak istedi. İmralı’da yürüyen görüşmelerde, böyle bireysel iktidar kazancı sağlamayı hesaplıyordu. Tabii İmralı’da, Erdoğan’ın hükümranlık hırsını doyurmak değil de, bir halkın varlık ve kimlik sorunlarına odaklanma olunca, adeta “vay siz nasıl benim başkanlık hesabımı görmezden gelir, boşa çıkarırsınız” demeye başladı. HDP’ye de, Kandil’e de, yeni hükümete de kükreyerek gösterdiği saldırgan tepkinin altında bunlar var.
Tabii devletin işleyiş geleneği bakımından, hükümet hemen geri adım attı. Dolmabahçe açıklamasının orta yerinde oturan Yalçın Akdoğan, hükümet adına Erdoğan’a bağlılıklarını hemen ortaya koydu. Teslimiyet bayrağını çekti. Şimdi Erdoğan’ın hükümranlık eğilimine biat eden bir hükümet, İmralı görüşmelerini nereye vardıracak?
Hükümet istese de istemese de, Cumhurbaşkanı talimatıyla asker, gerillayı savaşa tahrik operasyonuna çıktı bir kere. “Silahını bırak, bana güven” dediği gerilla gücünün üzerine silahlı operasyon, ölüm operasyonu yapıyor. Geriye sürecin ilerlemeyeceğini ön görenlerin, yanılmış olmasını dilemek kalıyor.
Tabii bu işler duaya durmakla çözülmez. Erdoğan, görüşmelerin ulaştığı düzeyi başkanlık hevesine göz göre göre kurban ediyor. Türkiye’de ve Kürdistan’da bu sürece destek veren herkesin, buna tavır koyması lazım. Güçlü bir karşı koyuş lazım. Verilmeyecek cevapların boşluğunu silah sesleri doldurur. Kardeşlik ve barış kelimeleri çok değerli kavramlardır. Ülkemizde kurumuş olan bu iki kelime yeniden yeşermeyi hak ediyor. Çünkü bu iki kelime, durmadan kanla sulandı. Dolmabahçe ve Eşme’de yeşeren ruh, kanla sulanıp yeşermiş bir ruhtur. Bu kavramlara değer veren herkesin, bu ruha kıymaya çalışan günahkarlara çok güçlü cevap vermesi lazım.