TC tarihi boyunca, birçok Başbakan zeka düzeyi, beyinsel çapı, yeteneği, kültür ve terbiye seviyesi açısından tartışma konusu oldu. Fakat istisnalar hariç, Recep Erdoğan gibi akli denge ve ruh sağlığı bakımından konu olmadı.

“Recep Erdoğan vak’ası” yandaş, yağdaş ve dalkavuk medya tarafından bile tartışılıyor. Biz, çocuk tekerlemesiyle “deli deli tepeli, kulakları küpeli” demiyor, elimizde ruhi ve tıbbi raporlar olmadığı için, “o bir kaçık” yani delidir de demiyoruz.
Ama, onun en sevdiği haberleri arayıp bulmak ve yayımlamakla ünlü CNN Türk adındaki televizyon kumpanyasında, ruh sağlığı, akli dengesinin bozukluğu konuşuluyor, konuşmacılardan biri, bu yüzden istifa etmesi gerektiğini söylüyordu.
Akli dengesi, ruh sağlığı yerinde değilse, bu vak’anın ordu, polis ve “bağımsız” denilen adliyeye hükmetmesi, belalı değil mi? Yaşanan uluslararası olaylar, dengesizliğin duvara toslaması mıdır?
Bilinmez ama, Suriye Devlet Başkanı, evine akşam oturmaya gidecek kadar yakın dostken, bir sabah uyandık ki, savaş ilan edilmiş ve El Kaideci katiller, soyguncu, tecavüzcüler, Suriye’ye özgürlük ordusu adıyla sarkıtılıvermişti.
Libya lideri Kaddafi’den madalya aldıktan bir kaç gün sonra, TC, NATO’nun hücum üssü olmuş, Türk savaş gemileri, Kaddafi’nin kellesi için Libya kıyılarında demirlemiş, katillerin beslenip, silahlanması için de, çanta dolusu dolar gönderilmişti.
Recep Erdoğan, TC’nin Avrupa Birliğine kabulü için, Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac’dan yardım dilemeye gitmiş, yalvarayım derken hakaret edince Chirac dışarıya fırlamış, koridorlar boyunca “insan önce terbiye bilmeli” diye söylenmişti.
Davos’ta, dünya meselelerini tarışmak üzere, karşılıklı oturduğu İsrail Cumhurbaşkanına sövmüş, oturumu yöneten araya girince elini iterek adamı tartaklamış, bununla Türk halkından büyük takdir toplamış, oyları da artmıştı.
Bir başka taklasında, “diktatörlere ölüm” naraları atmış, ötede Suudiler ve yandaş Arap diktatörlerin koluna girmiş, soykırımdan sanık Sudanlı’yı kardeş diye kucaklamıştı.
Bütün bu rezaletler, nimetler torbasına baş daldırmış  yandaşlar, yağdaş ve dalkavuklar, tarafından “bravo, nihayet gittiği yerde masa yumruk atan lidere kavuştuk” diye övülmüş, Erdoğan da, her seferinde pek sağlıklı görünmeyen gülüşünü koyuvermişti.
Bunlar olurken “bu arkadaşın akli dengesi yerinde mi?” sorusu, kimse tarafından gündeme getirilmemişti. Ancak, Kürtlere çektirilen katmerli acılar, Türk halkının aşağılanması da aklı başında insan işi değildi.
 Özetlersek, “Kürt sorunu, benim sorunumdur” diyerek oylarını almış, köşeyi dönünce zulümlerin efendisi kesilmiş, kamuya açık işkence dönemi başlamıştı. Kemik kırma işlemleri televizyonlarda naklen yayımlanmış, Kürt şehirlerine havadan isot gazı boca edilmiş, televizyonlarda polis, asker ve adliye gücüne “kadın da olsa, çocuk da olsa, gözünün yaşına bakmayacağız” emri verilmiş, cinayetlere ek olarak on bin kişi hapishanelere doldurulmuş, sonra Roboskî’de sivil katliama dönüşmüştü.
Her yerde devlet terörü vardı ve vak’a adam, kendini muktedir, iktidarın efendisi sanıyor, bu nedenle kendini günahlar, sevapların sorumlusu olarak da görüyordu. Ülke ve  insanlarının günahı, sevabı ondan soruluyordu. Delilik bu ya, kendini olağanüstü yetkilerle donanmış cennet bekçisi mi sanıyordu, ne?
Birilerinin çıkıp, “hadi oradan deli, sana ne” diyebileceğini aklına getirmeden nelerin yenmesinin caiz, neleri içmenin günah olduğuna kendisi karar veriyor, buna göre ceza yasaları çıkarıyor, gemiden inen kadınların giyimleriyle, bizzat kendisini günaha soktuğu halde, görmezden gelip, ceza yasaları çıkarmadığını söylüyordu. Kafayı cinselliğe takmış vak’a adam,   yatak odalarına gözünü dikip, “çocuk yapın, ha çocuk yapın” diye haykırıyordu.
O, George Orwell’in 1984 adındaki romanından fırlamış Büyük Biraderdi. Ülkede her şeydi, o. Gören, takip eden, karar veren, ceza ve ödül yağdıran…
Kendini mutlak muktedir sanma sarhoşluğuyla, bir yerde Başbakan, ötede Belediye başkanı, başka köşede yargıç, savcıydı.
Belediye olarak beğenmediği binalar, heykeller için yıkım emri veriyor, diktatör olarak gazetecileri, televizyoncuları, saygın yazarları azarlıyor, onlar ertesi gün işlerini kaybedince yerlerine külhane mukimleri, ayak takımı kültüründen yandaşlar yerleştiriliyordu.
Vak’a adam, kendini bütün güçlerin efendisi sanıyordu. Zorbaların baş efendisi…
Sonra gördü ki, iktidar bile olamamıştı. Güç erimesi başlayınca, külhan kültürü yalnızlığıyla, orta yerde çıplak kalmış, “sen neymişsın be muktedir adam” diyenler, ufukta belirecek yeni efendinin yoluna bakmaya, yandaşlar yeni kucağa atılmak üzere vaziyet almaya başlamışlardı, bile.
Bu arada Kürtler, Türk devletini kurtarmak üzere örgütlü olarak kavgaya girip, ölü, yaralı vermedikleri, dayaktan sonra cezaevi yolu tutmadıkları için eleştiriliyorlardı.
Eski dostumuz, Yalçın Doğan Hürriyet’teki köşesinde, Kürtlerin olaya “Türklerle Türkler arasındaki mesele” olarak bakıp, seyirci kaldıklarını yazıyordu. Bu tesbit doğru.
Kürtler, artık kendilerine bir şey vaaddetmeyen kavgalarda yoktur. Hele hele onlar kan ve ateş köprülerinden geçerken, dönüp bakmayanlara sunacakları hiç bir şeyleri…
Demek ki neymiş: Nimetlere konunca, delirmemek lazım. Doğuştan kaçıklar ve görgüsüzler ise asla su başlarına gelmemelidir. Böyleleri insanlık için yıkımdır.
Tarih böyle diyor, çünkü…