Cemaat ile AKP arasındaki “dershaneler” krizi ile dışa vuran kavganın temelinde Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan var. Fethullah Gülen normalde Türkiye Cumhuriyeti devletinin Cumhurbaşkanlarına, başbakanlarına “devlet adamı adabı” nedeniyle saygı ve hürmet gösteren biridir. Kavgasını açıktan yapmazdı. Sinsi, planlı ve dolaylı yapardı. Hangi partiyi desteklerse cemaatine işareti çakar, cemaatte oylarını öyle kullanırdı. Fethullah Gülen devlette iktidar olan hiçbir hükümet ile de karşı karşıya gelmemeye özen gösterirdi. Çünkü Türk devletinin “büyükleri” olarak tanımladığı devlet bürokrasisine Cumhurbaşkanlığından başbakanlığa, askerlere karşı sadakati vardı.

Fethullah Gülen 1999 seçimlerine kadar bu stratejiyi uyguladı. Kendi cemaatini örgütlemede iktidardan kolaylık sağlamasını istiyor, polis okulları, yargı, mülki idare amirliklerinde ise kadrolaşma istiyordu. Hükümetler cemaate hep kolaylık sağladılar. Cemaatin Kürdistan faaliyetleri ise Türk devletinin resmi politikasının paralelindeydi. Kürtleri asimile etme, devlete bağlama gibi temel hedefleri dershaneler, imamlar ve polisler üzerinden yürüten Fethullah Gülen, 1999 hatta 2002 yılına kadar sinsice çalıştı. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra AKP ile girdiği ortaklıkta, Fethullah Gülen cemaati örgütlenmesini geliştirdi. Eğitim alanlarında, valilik ve kaymakamlıklarda, hakim ve savcılıklarda, polis merkezlerinde, medya alanında örgütlenmesini hızlandırdı. Sermaye birikimini de çok yönlü geliştirdi.
Cemaat-AKP ortaklığından Fethullah Gülen kendisince önemli sonuçlar çıkardı. 2007 Genel Seçimleri öncesinde AKP-cemaat ortaklığı altın çağını yaşıyordu. Bu ortaklık, PKK karşısında başarısız olmuş askerlerin de tasfiye edilmesi için çaba gösterdi. Balyoz ve Ergenekon gibi davalarla Türk devletinin eski derin yapısının aktörlerinin bir bölümü tasfiye edildi. İşte tam bu noktada Fethullah Gülen’in iktidar iştahı iyice kabardı. Kendisini Türk dizilerindeki “gizemli beyefendi, devlet baba, Ötüken dağı” olarak görmeye başladı. Fethullah Gülen, düşüncelerini İslam dini sarmalından çıkararak Türk devletinin gerçek sahibi “ben olmalıyım” zeminine kaydırdı. Çünkü Fethullah Gülen, okulları, medyası ve devlet içindeki kadroları ile devletin içine sızmıştı. Uluslar arası alanda da cemaat kendisine ABD-İsrail-Almanya hattında ittifaklar kurmuştu. Kısacası Fethullah Gülen, kendi “PARALEL DEVLET” aygıtını kurmuştu.
Cemaat, istediği kişi ve kurumları hedef gösteriyor, istediğini parlatıyor, istediğine çamur atıyordu. Ama en önemlisi de Fethullah Gülen, 2011 seçimlerinden sonra AKP içinde Tayyip Erdoğan çizgisinin kendisi için tehlikeli olduğunu gördü. Çünkü Tayyip Erdoğan, Türk devletinin içinde tasfiye ettiği yapılar/kadrolar yerine kendi istediklerini yerleştiriyordu. Ama Fethullah Gülen kendisini Türk devletinin gerçek temsilcisi sayıyor, devletin Tayyip Erdoğan ve ekibine bırakılmayacak kadar ciddi bir iş olduğunu düşünüyordu. İşte Gülen’in depreşen devlete hükümran olma isteği ortalığı iyice karıştırdı. Hakan Fidan üzerinden gerçekleştirmek istediği darbe ise Tayyip Erdoğan tarafından hiç hoş karşılanmadı.
Erdoğan, Fethullah Gülen’in bu hamlesine karşı, önce yargı alanında, daha sonra polis ve emniyet istihbaratta ve başka alanlarda örtük ve açık operasyon başlattı. Sıra giderek cemaatin illegal örgütlenme alanı olan eğitim, sermaye alanlarına geliyor. İşte AKP ve Cemaat arasındaki kıyamet de bu yüzden kopuyor. Devletin derinliğine kim hakim olacak kavgasıdır bu. İki güç de kendisini “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” devletinin sahibi görmektedir. Aslında ikisinin bu anlayışı da sakat. Demokrasiyi geliştireceklerine devletin rant ve iktidar ilişkilerinin kavgasını veriyorlar. Kavga daha da derinleşecek. AKP de Cemaat de siyasal etik ilkelerinde düşkünlük derecesinde oldukları için de bazen anlaşır gibi bazen kızışır gibi olacaklar. Ama nihayetinde birbirleri ile kan davalı iki siyasal güç durumundadırlar. Ama Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan arasındaki kavgayı en güzel özetleyen söz şudur: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!”