Tayyip Erdoğan’ın İmralı Heyeti ve Önder Apo’yla görüşmeler yapan devlet görevlilerinin 28 Şubat Dolmabahçe ortak açıklamasından sonra yaptığı konuşmalar, bundan sonra devlet ve hükümetin Kürt halkına ve demokrasi güçlerine yönelik nasıl bir politika izleyeceğini ortaya koymaktadır. “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır; Kürt sorunu vardır demek ayrımcılıktır, bölücülüktür; devlet kimseyi muhatap almaz, masaya oturmaz” demesiyle birlikte bundan sonra izlenecek politikanın ne olduğu anlaşılmıştır. Dolmabahçe ortak açıklamasına karşı olması, izleme heyetinin kurulmasını kabul etmemesi, Önder Apo’nun Newroz’da ortaya koyduğu manifestoya olumsuz tepki göstermesi, Erdoğan’ın Kürt sorununa, İmralı’daki görüşmelere nasıl yaklaştığını ve çözümden ne anladığını tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir.

Erdoğan’ın konuşmalarının esas alınması gerekir. Ahmet Davutoğlu ve diğer AKP’lilerin ne konuştuğu fazla önemli değildir. Aslında seçime başkan adayı olarak katılan Tayyip Erdoğa’dır. Bu seçimde Erdoğan’a oy verilecek ya da verilmeyecektir. Bir defa bunun net anlaşılması gerekir. HDP, bu seçimi bir demokratikleşme referandumu gibi ele alırken, AKP ve Erdoğan ise bir başkanlık referandumu gibi ele almaktadır. Erdoğan’ın konuşmaları da sadece bir seçim konuşması değildir. Sadece milliyetçi oyları almaya yönelik de değildir. Erdoğan, yeni siyasi programını ve seçimden sonra ne yapacağını ortaya koymaktadır. Zaten bu politikalar da milliyetçi politikalardır. Kürtler üzerinde kültürel soykırımcı sistemi yeni koşullarda sürdürme politikalarıdır. 


Kürt inkarında yeni aşama

Erdoğan, “Kürt sorunu yoktur; Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” derken, Kürtleri bir toplum, bir ulus olarak kabul etmediğini ifade etmektedir. Kürtler bir toplum olarak görülmediğine göre, muhatap da olmaz, masa da olmaz. Türk devletinin şimdiki politikası, tek tek Kürtlerin varlığını yok saymamak ama bir toplum ve halk olarak ise inkar etmektir. Bu inkarcılığını yeni biçimde sürdürmektedir. Çünkü eskisi gibi Kürt yok demek kabul görmüyor. Artık böyle söylemlerle Kürtlere karşı savaş yürütülemez. Şimdi Kürt var diyerek Kürtleri yok sayma ve ortadan kaldırma gibi bir özel savaş politikası yürütülüyor. Bu gerçeklik anlaşılmadan ne AKP, ne yeni devlet politikası anlaşılabilir, ne de bu politikaya karşı mücadele verilebilir. 

Bireysel haklar denilen kırıntılarla Kürt sorunundan kurtulmak isteniyor. Zaten bireysel hakları da tanıdık, isteyen Kürtçe konuşuyor, öğreniyor, Türkü söylüyor, diyerek Kürt sorunu olmadığını, ya da kalmadığını söylüyorlar. Esasta Kürt sorunu çözülmüştür, sadece bazı rötuşlar kalmış; bu nedenle Kürt sorunundan söz etmek bölücülük ve ihanet oluyor. Yıllar öncesinin politika ve söylemleri tekrar ediliyor. Önceden Kürt sorunu yok denilerek özgürlük ve demokrasi mücadelesini bölücülük ve ihanet olarak suçlarlarken, şimdi de Kürt sorunu kalmadı, bu nedenle Kürt sorunu var diyenler ihanet içinde ve bölücülükle suçlanıyor. Bu nedenle önceleri Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürtlere karşı nasıl savaş yürütüldüyse, bundan sonra da bu savaş yürütülecektir. Bu açıdan tüm Kürt halkı ve demokrasi güçleri eğer AKP seçimi kazanırsa yeni bir saldırı dalgası başlatılacağını bilmelidirler. 


Saldırıları AKP, MİT ve Genelkurmay planlıyor 

Aslında şu anda HDP’ye yapılan saldırılar Erdoğan’ın dillendirdiği yeni siyasi programın seçim öncesi devreye konulması olmaktadır. HDP’ye yönelik saldırıları hiç kimse spontane görmemelidir. Tüm bu saldırıların arkasında MİT ve Genelkurmay istihbaratı vardır. Devletin tüm istihbarat örgütleri ve özel savaş güçleri harekete geçmiş durumdadır. Özel savaşın da bu tür dönemlerde harekete geçen uyuyan hücreleri vardır. Talimatı aldıklarında harekete geçmektedirler. Yoksa halkın tepkileri değildir. Bu açıdan HDP’liler ve tüm demokrasi güçleri de bu durumu bilerek bilinçli ve örgütlü olmalıdırlar. Bu özel savaş birliklerinin amacını bilmelidirler. Demokrasi güçleri HDP ile birlikte bir siyasi hamle yapmak istiyor. Devlet ve özel savaş güçleri ise bu siyasi hamleyi önlemek ve kurumsal faşist düzenlerini sürdürmek için demokrasi güçlerini sindirmek istiyorlar. Bu saldırıların bir sindirme harekatı olduğunu bilmelidirler. Bu açıdan tüm demokrasi güçleri kararlı olmalı. Amiyane deyimle bu saldırganlara pabuç bırakmamalıdırlar. 

Bu saldırıların arkasında AKP’nin olduğunu iyi bilmek gerekir. Bu açıdan bu saldırganlar karşısında “Kahrolsun AKP” sloganı gerçekliği ifade eder. AKP devleti ve polisi başka bir yerde göstericileri hemen dağıtırken, HDP’ye saldıranlarla pazarlık yapmaktadır; “Bayrakları indireceğiz, yürüyüş yapmalarına izin vermeyeceğiz” demektedir. Bu özel savaş güruhunun hedefleri polis eliyle gerçekleştirilmektedir. AKP İç Güvenlik Paketi’yle halkı sindirmeyi amaçlıyordu. Tüm faşist iktidarlar gibi “iç ve dış tehlike var” diyerek ortoriterleşmeyi meşrulaştıran bir yaklaşım içindedir. İç tehdit ise tabii ki demokrasi güçleri ve onların birleştiği çatı HDP’dir; Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’dir. AKP, kurumsal faşist ve kültürel soykırımcı devletin yeni hegemon gücü olarak saldırıya geçmiştir. Bu saldırı karşısında tabii ki sağlam durulmalıdır. Kuşkusuz provokasyonlara gelinmemelidir. Ancak bir şamar atıldığında, bir saldırı yapıldığında diğer yüz çevrilmemelidir. Yani irade kırılması ve demokratik güçlerin sindirilmesine fırsat verilmemelidir. Bu saldırılar sindirmeyi ve irade kırmayı hedefliyorsa, o zaman iradeli duruş ve kararlılık ortaya konulmalıdır. 


AKP’nin gerçeği deşifre edilmeli

AKP’nin saldırganlığını, demokrasi ve Kürt düşmanlığını iyi teşhir etmek lazım. AKP’nin teşhiri için çok argüman ve malzeme vardır. AKP konuşmaları ve tutumlarıyla kendini teşhir ediyor. Bunlar örgütlü hale getirilirse AKP’nin teşhiri zor olmaz. AKP ilk dönemde kendini güçlendirmek için bir kısım demokrasi güçlerinden, Kürtlerden ve liberallerden destek almayı önemli gördü. Bu nedenle bazı çevreleri yanında tutmak için demokratik ve özgürlükçü söylemler kullandı. Eskiden söyledikleriyle şimdikilerin karşılaştırılması bile Erdoğan ve AKP hükümetini teşhir eder. Dün Fetullahçılarla orduya tutum alırken, şimdi orduyla ve bazı ulusalcılarla kol koladır. Öyle ki Doğu Perinçek’in Vatan Partisi’yle Erdoğan aynı cephede yer almaktadır. Şu anda Erdoğan’ın söylemleri MHP’nin söylemleridir. Devlet Bahçeli 12 Eylül sonrası Başbuğları Alparslan Türkeş’in söylediği gibi “Bizim fikirlerimiz iktidarda, ama biz bu haldeyiz” derse yanlış olmaz. Erdoğan’ın bugünkü politikasını ve söylemlerini teşhir etmek Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından çok önemlidir. Çünkü yıllardır halkları ve toplumları demokratikleşme beklentisiyle kandırdı, oyaladı. Artık buna son vermek gerekir. 

Aslında AKP 1930’ların CHP’siyle MHP’nin birleşmiş halidir. AKP başkalarını CHP’lileşmekle suçluyor ama şimdi İnönü’nün CHP’si haline gelen, hatta MHP’lileşen bir AKP vardır. Tek farklı olan parti HDP kalmıştır. Bu nedenle AKP’nin seçimde mücadele ettiği rakibi HDP’dir. Bu gerçeklik, Türkiye’de gerçek anlamda iki siyasi gücün kaldığını göstermektedir. Biri AKP, diğeri HDP’dir. 

AKP, kurumsal faşist devleti restore etmeye çalışmaktadır. AKP reformcu değil, restorasyoncudur. Bugün geldiği nokta budur. Tek farkı, eski cumhuriyet; Kürtleri, solu ve İslamcıları dışlamıştı..