ALİ AKTAŞ

Korona Türkiye'ye gelmez, gelse de Erdoğan rejimini teğet geçer! İran ve Rusya'ya uğrayınca, ordan da Yunanistan'a sıçrar ve öylece Avrupa'ya dağılır, ama Türkiye'ye girmez, hele muktedirin sarayına hiç yaklaşmaz!

Maalesef öyle olmadı. Korona çoktan girmişti. Tüm saklamalarına rağmen gün geçtikçe can almaya başladı. Sonuçta kabullendiler, ama bu sefer de ateşe körükle gider gibi virüs yaymaya başladılar. R. Duran buna "virüs yayma derneği“ dedi. Sonra "biz bize yeteriz Türkiye“ yalanıyla tarafsız bilim çevrelerini, sivil toplum örgütlerini ve toplumsal muhalefeti bir yana itip, bildiklerini okumaya başladılar. Sonuçta ne kadar kibir, keşmekeş, yönetemez oldukları ve can pazarı üzerinden iktidar devşirmeye başladıkları ortaya çıktı.

Korona ile dans edemeyecekleri ve daha ilk adımda düşüp, rezil olacakları beliydi. Suriye-Libya'da savaşta debelendikleri gibi, ABD, Rusya ve İsrail karşısında yalvar oldukları gibi. Altında kalınca hemen buna da "Allahın lütfu“ deyip, cuma namazına durdular. Tabi bir elde Kur’an yetmezdi, diğerine de kılıç alıp, münafıklık-zorbalık-yolsuzlukta sınır tanımaz bir yola girdiler. Önce herkese bir İBAN numarası verdiler. Ne de olsa hırsızlıkta ustaydılar. Sonra "infaz yasası“ ile hırsız-tecavüzcü-katil ve uyuşturucu yandaşlarına af çıkardılar. Zira tutuklayacakları yeni muhalifleri için cezaevlerinde yer açmaları gerekiyordu. Peşindense toplumu kafese sokan, insanları aç bırakan ve işsizliği artıran kurallar koydular. Çünkü kaos yaratmaya ihtiyaçları vardı.

Fakat korona ile dans etmek, yılanla yatağa girmekten daha zordur. Nerede, ne zaman ve kimi sokacağı belli değil. Bu nedenle panik Erdoğan rejim ve iktidarını daha şimdiden sarsmıştır. Kaçanlar var, olacak. Soylu kaçtı, bırakmadı. Biliniyor, daha önce de Fidan ve Akar'ın kaçışını engellemişti. Her diktatör böyledir, önce suça iter ve suç yükleyip istifaya zorlar, sonra da "af“ edip, kapıkulu yapar. Siyasi islamcılık bu konuda çok daha ustadır. Sırf Osmanlıda oyun çok olduğu için değil, bir de Muaviye ve Yezid'in tarihi hileleri var ki, hepisi ya Allah dediler mi tavşanı cebinden çıkarırlar. Yanı Erdoğan da bu süreçte tehditle de olsa suç ve sır ortaklarını yanında tutacaktır.

Ama korona Allahın yazdığı kader değil. Süper sınıf-kent ve devlete oturan, çılgın proje ve hegemonya peşinde olan, baskı ve sömürüyü bile aşan tarzda dünya ve yaşam düşmanı olmuş, çıkarları için her varlığı yok eden veya ekolojisini bozan kapitalist modernite güçlerinin yol açtığı bir salgındır. Dolayısıyla Türk ulus devleti ve Erdoğan iktidarı da bu salgının suç ortağıdır. Hegemon iktidar her yerde hastalık ve bulaşıcı, yanı salgın demektir.

AKP-Erdoğan da sahte müslüman

Hegel, ulus devletler için "tanrının yeryüzüne inişi“ ve diktatörler için de "tanrının yürüyüşü“ demiştir. Bakunin ise "en demokrat adamın başına iktidar tacını koyun, yirmi dört saat içinde en alçak diktatör“ olur demiş. Türk ulus devleti ve Erdoğan rejiminin bu "tanrısal“ hezeyanı en az sonradan müslüman olan ve fırsat bulunca da canına okuyan Ebu Sufyan-Muaviye-Yezid kadar açıktır. AKP-Erdoğan türü siyasi islamcı mahluklar müslüman oldukları veya islamiyete inandıkları için değil, iktidar işlerine geldiği, toplumu ve bireyi bununla hizmetine soktukları için dinci görünüyorlar. İşte korona karşısında da böyle davranıyorlar.

Biliniyor, bu kendine müslümanlar iktidar uğruna Hz. Muhammed'in naaşını üç gün yerde bıraktılar, Ali'yi hileyle, çocuklarınıysa işkence ile katlettiler. Medine -Mekke'yi işgal ettiklerindeyse direnen binlerce kadına tecavüz ettiler ve kâbeyi yakıp-yıktılar. Sonra saltanat, iktidar, devlet, imparator, talan, gasp, egemenlik ve saray yaşamı-çıkarı uğruna İslamiyeti yerle bir ettiler. DAİŞ bu alçaklığın hortlaması iken, Erdoğan da bu alçaklığın ısrarıdır. Ne de olsa arkasında bir de Osmanlı cürümü var. Topluma camileri kapatıp, sarayda Cuma namazı kıldırmasının tarihi münafıklık dışında başka bir anlamı var mı? Ama Koronayı eski tanrıların engelleyecek hali yok, yeni tanrılar ise Erdoğan da dahil çoktan iflas etmişler.

Bu siyasi islamcı kabine, sülale, hanedan, ulus devlet ve rejim sırf tarihsel olarak değil, güncel olarak da sabıkalıdır. 17-25 Aralık hatırlardadır. Hepisi yetimin hakkını yemek, toplumun parasını çalmakla suçüstü yakalandılar. Ailece Sarraf'ın cebinde ülke ve halkı sattılar. Bir de Burhan Kuzu diye biri var, sanki Zindaşti'nin masasında anayasa profesörü olmuş! Türk ulus devletinin DAİŞ ile ortaklığını ise bilmeyen yok. Kaldıki kendini Vahdettin sanan adam sarayda altın tuvalete işerken, vatandaşı değil maske, çöpte bile ekmek bulamıyor. Şimdi sormak lazım, bu mu Türklük veya İslam değerleri?

Geçenlerde Trakyalı bir kadın "bizi zorla eve kapattılar, ama çocuklarım ve ben açız, çöpten bile ekmek toplamak istiyorum, bırakmıyorlar“ deyince, kıyamet koptu, bu sonradan müslümanlardan biri, kibiri çıkınca "gebersin“ dedi. Mecliste bir Milletvekili "İdris Baluken hapiste mi ölsün“ deyince, "ölsün“ dediler. Bu sonradan müslüman ulus devletçi Türkçüler değil mi ki, yıllardır Kürtleri infaz ediyor, mezarları bombalıyor, cenazeleri teşhir ediyor. Ölülere işkence ediyor, aile resmi çekiyor, her hakareti-nefreti yapıyor. Bir Kürt-Alevi Tuğluk anne için "Türkiye'de mezar yok“ dediler. Daha yeni bir Kürt annenin özgürlük savaşçısı oğlunu yıllar sonra postayla yolladılar. Şimdi bu nasıl bir toplum, ulus, devlet, rejim, kimlik, din, cinsiyet ve insandır? Eğer Türklük-müslümanlık buysa, mübarek olsun!

Koronavirüs ve Erdoğan iktidarı

Koronaya karşı sarayda bile panikte olan, toplumu-halkı ise virüsün insafına bırakan mahluklar, Demirtaş, Yüksekdağ, Kışanak, Tuğluk, Tuncel, Mızraklı, Irmak, Şahin, Baluken ve daha nice siyasetçi, gazeteci, hukukçu, akademisyen, eşbaşkan, sanatçı ve devrimci-demokrat Kürt-Alevi-ezilen muhalifler için hapiste ölsün diyor. Bunlar sözde Türkiye'yi-devleti bölecek düşmanlarmış! Oysa Baluken ve Mızraklı dışarıda olsaydı, Erdoğan'nın ölüme terkettiği Türkleri-AKP'lileri bile tedavi edecekti. Eğer Kürtlerin Türkiye ve Türk devletini bölme-yıkma hedefi olsaydı, bunu fırsatın doğduğu Irak ve Suriye'de yapardı. Tersine Suriye devletini yıkmak isteyen ve Suriye'de işgalci olan Türk devletidir. Irak’ta da bunu yapıyor. Kürtlerin barış-demokrasi ve özgürlük mücadelesine bölme-yıkma demek, tüm sömürgeci-faşist güçlerin ortak demagojik sapmasıdır. Kendi toplumlarını yanlış yönlendirmek için böyle yapıyorlar. Sorunun kaynağı esasen kendi iktidarlarıdır.

Sorun, Koronavirüse karşı faşist-islamcı Erdoğan ile karakterize olan son Türk ulus devleti ve Türk tekelci iktidarının yaşadığı kaos ve çıkmazdır. Türk-İslam senteziyle Türk milliyetçiliğini bağnaz, nefret ve faşizmle doldurup, ayakta kalmak istiyorlar. Savaşlardan medet umuyorlar, ama ondan da kaybediyorlar. Savaşlar ve Türk-islamcılıkla olsaydı herhal Osmanlı tarih olmazdı. Enver-Hasan-Cemal paşalar Ermeni-Rum-Asuri-Süryanilere soykırım yaptı, yüzbinlerce Kürt’ü, Türk’ü cephelere sürüp katlettirdi, yine de tarihe karıştılar. Tabi ayni yolu izleyen Türk ulus devleti de kaybedecektir. Yurttaşına maske bile alamayan, karın doyurmayan, iş bulmayan ve toplumu kafese tıkayarak zorla ayakta kalan bir ulus devletin geleceyi yıkıktır ve bundan hayır bekleyen bir kimsenin, bir Türkün ise Aziz Nesin'in deyimiyle aptal olması gerekir.

Sağlık, aş iş yerine F-35, S-400

Türk ulus devleti artık kendi toplumuna, halkına ve insanına düşmandır. İlaç yerine kurşun, ekmek yerine tank-top, iş yerine F-35, S-400, sağlık yerine savaş, demokrasi yerine zorbalık-diktatörlük, eşitlik-özgürlük yerine bölücülük, ırkçılık, nefret, faşist milliyetçilik, paylaşım-dayanışma yerine tekçilik-vurdumduymazlık ve kardeşlik yerine düşmanlık diyen bir ulus devlet ve iktidardan Türklüye de hayır gelmez. Nasıl ki her badem bıyıklı, uzun sakallı, türbanlı ve hiç bir siyasi islamcı müslüman değilse, demokratik olmayan her Türk oluşumundan da, bunların devlet, hükümet, meclis, ordu, polis, basın, eğitim, kültür, sendika ve yargı olsun, fark etmez, hayır gelmeyeceğini korona gösterdi. O halde toplum-halk adına örgütlenip bunlara karşı çıkması gerekiyor.

Türk ulus devleti tam yüzyıldır Kürt düşmanlığı üzerinden, egemen Türk ulus iktidarını ayakta tutmak için din ve milliyetçilik hamaseti yaparak, devlete kendini feda etmeye hazır bir Türk vatandaş tipi yaratmıştır. Bu tipin hafıza ve bedeninde ulus devlet faşizm de olsa kutsanmıştır. Her Türk’ün asker doğmaya ve devlet kapısında bekçi olmaya özendirilmesi, bir tanrı devlet kulu yaratmak içindir. Ulus devleti ekmek kapısı gören ve onsuz edemeyeceğine inanan bu tip, tüm Türk toplumuna ve kurumlarına egemendir. Ondandır ki özgür düşünemiyor, demokratik irade olamıyor, demokrasi-barış mücadelesi veremiyor ve ilkelli bir muhalefet de olamıyor-yapamıyor. Mesela egemen CHP tarzı böyledir. Erdoğan rejimine karşıdır, fakat kendince sorun devletin bekası olunca anayasaya karşı da olsa destekler.

Oysa ne kadar ulus devlet ve iktidar, o kadar da sorun demektir. Demokratik olmayan bir ulus devlet ve iktidar ne kadar büyür ve tekleşirse o kadar da birey cüceleşir ve toplum sürüleşir. Bu bir sefer oluştu mu, birey ve toplum, devleti artık tanrısal görür, onsuz asla yapamayacağına inanır. Türkiye'de bu artık bir tehlike olarak vardır. Bir toplumun devleti bir ekmek ve kurtuluş kapısı olarak görmesi, o kapıda bir bekçi, bir hademe olmak için bile on takla atmaya hazır olması hayra-alamet değil. Korona sürecinde Erdoğan bu konuda daha da kışkırtıyor. Kendini görünmez kılarak, yerine getiremeyecek kararlar alarak, bilmiş gibi davranarak ve her pozisyonda hakim imajı yaratarak, düşmüş birey ve toplum karşısında oyun üzerine oyun sergiliyor, yanı Allahın lütfuna oynuyor. Devleti-iktidarı aktif; toplum, birey ve muhalefeti de çaresiz göstermek için çok hinlik sergiliyor. Yasaklardaki gayesi sağlık değil, kendini tanrısal kılmaktır.

Devlet bekası diyerek kurtulmak istiyorlar

Kuşkusuz Türk birey ve toplumunun, Türk devrimci-demokratik muhalefeti ve insanının bu ulus devletçi konumunu gözden geçirip, kendini sadece devletin kurbanı olmaktan çıkarmaması, ayni zamanda güçlü bir karşı duruşu da sergileyen konuma çıkarması gerekiyor. Bunu yapmadığı sürece bu cenabet devlet-iktidar tarafından ciddiye alınmaz. İşte bir özgürlük savaşçısının cenazesi annesine postayla gönderilince sadece bir tanesi özür dileme gereği duyar. Türklük için bu ne kadar yücelticidir, soykırım, katliam, ırkçılık, nefret ve faşizmle kirinden arınmamış bir Türklük ne kadar insanlık ailesinin üyesi kalabilir?

İşte bundandır ki Türkiye'de klasik anlamda da olsa bir devlet, iktidar, yargı, parlamento, belediye, ordu, polis, basın, eğitim, toplum, birey, ekonomi, siyaset, parti ve sendika bırakılmadığı halde ve yine tüm çılgın projelere, savaşlara-infazlara, doğa ve ekolojik tahribatlara, hukuksuzluğa, seçim-irade tanımazlığa, hapishaneleri muhaliflerle doldurmaya, hırsızlığa-tecavüze-tekçiliye, kayyum zihniyetine ve kadın üzerindeki şiddete rağmen Erdoğan rejimi hala ayakta kalabiliyor. Demokratik Türk insan ve toplumunun, örgüt ve kurumlarının hata nerdedir anlamında konumlarını gözden geçirme zorunluluğu vardır. Bakın bu virüs sürecinde bile devlet bekası diyerek tüm çıkmaz ve alçaklığını aşmaya çalışıyorlar. Hiç bir görevini yapmayarak, hatta hizmet etmek isteyenleri bile engelleyerek tüm toplumu ölümle yüzyüze getirdiği halde hala Kürt ve HDP düşmanlığı üzerinden herkesi kendisine bağlamaya çalışıyor.

İşte ulus devletin Türk toplum ve bireyini ne kadar kendine bağlayıp iradesiz kıldığı bir kez de bu Korona sürecinde ortaya çıktı. Bu devlet sadece doğanın değil, Türk toplum ve bireyin ekolojik dengesini de bozmuştur. Kendisi için değil, devlet için düşünen-çırpınan ve yaşayan bir toplum ve birey asla iflah olmaz, her zaman suç, nefret ve savaşlara itilmeye yatkın olur. Yaşamını doğa, toplum, insan, hayvan ve bitkiyi bitirmede-dengesini bozmakta gören Kapitalist modernite gibi Türk ulus devleti de Türk toplum ve bireyini bu şekilde feda ederek ayakta kalmak istiyor.

Herkes Korona derdinde, Erdoğan Kürt avında

Bunun içindirki bu toplum ve birey Ermeni, Rum, Asuri-Süryani soykırımını içtenlikle kabul edemiyor, Kürtlerle yanyana yaşama iradesini gösteremiyor. Ortak devrimci mücadeleye gelemiyor. İşte daha dün Mexmûr’u yeniden bombalayıp, üç tane Kürt kadınını katlettiler. Yanı herkes Korona derdinde iken, Erdoğan rejimi hala Kürt avındadır. Şiddete bu kadar tapan ve Kürt öldürmekten bu kadar haz olan bir canavar, Koronavirüsün ta kendisidir. Mutlak şiddet, mutlak iktidar-devlet, mutlak çözüm değildir, tersine daha çok sorun, kaos, yıkım ve ölüm demektir. Bakın Erdoğan şiddeti artırdıkça, sadece Kürtler üzerinde değil, kadın üzerindeki erkek şiddeti de artıyor ve Türk toplumu daha çok açlık, yoksulluk, işsizlikle ve şiddetle karşı karşıya geliyor.

Yapılması gereken, bu Korona sürecinde ceberrut devlet-iktidardan kurtulmanın yollarını birlikte bulmaktır. Kürt halkı ve özgürlük mücadelesi doğru yolu ve Rojava modeli ise alternatif yaşamı gösteriyor. Kürtlerle ve özgürlük mücadelesiyle beraber olmadan, dayanışmadan Türklerin bu virüs olmuş devlet-iktidar cenderesinden kurtulmaları, demokratik bir Türkiye ve yaşam kurmaları mümkün değildir. Kürtler sadece kendileri için değil, tüm bölge halkları için dağda-ovada bedel ödüyorlar. Demokratik barışçıl ve özgür Ortadoğu; Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Kürdistan Kürtler olmadan kurulamaz. Türk-Fars-Arap halkları ve devrimci-demokratik güçleri bu bağlamda Kürtlerle yanyana mücadele ederlerse, zamanı çoktan geçmiş ve tüm sorunların kaynağı olan bu sömürgece, faşist ulus devlet-iktidarlardan kurtulup, demokratik bölge konfederasyonunda eşit ve özgürlük temelinde ortakça yaşamak mümkün olacaktır. O halde bu virüs sürecinde hertürlü kötülüğü ortaya çıkan ulus devlet-iktidarlar için değil, halklar için fırsata çevirmenin zamanıdır. Sadece bölgede değil, tüm dünyada demokrasi, eşitlik ve özgürlük bayrağını yükseltmenin zamanıdır.