SİDAR DERSİM / HABER/ANALİZ
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ev sahipliğinde, Perşembe günü Astana’nın üç ortağı Rusya, Türkiye ve İran Suriye gündemi ile Soçi’de yeniden bir araya geldi. Temel gündem İdlib olurken, Suriye’deki diğer konular da bu gündeme eklemlendi. Sonuç bildirisi ve açıklamalar, asıl tartışma konusunun Türk devletinin semirtip İdlib’e yerleştirdiği ve himayesine aldığı çetelerin olduğunu gösteriyordu.
Türk Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i bir araya getiren Soçi görüşmesini önemli kılan bir diğer husus da ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den asker çekme kararının ardından ilk kez bu üçlünün bir araya geliyor olmasıydı.
ABD’nin yarı açık yürüttüğü diplomatik girişimlerin aksine Astana’nın üçlüsü, ABD’nin Suriye’den asker çekme kararını da bir sıçrama tahtası olarak kullanıp, Suriye’deki durumu kendileri açısından bir zafer havası ya da şova dönüştürmek istiyor.
Türkiye’nin İdlib’de daha önce garantisini verdiği 15-20 kilometre derinlikli ‘silahsızlandırılmış bölge’ taahhüdünü yerine getirmemiş olmaması İran ve Rusya’ya çok önemli bir koz verdi. Her iki ülke, hem Soçi öncesi hem de görüşmenin ardından bir şekilde bu durumu gündeme getirdi.
Sonuç bildirisinde HTŞ’ye ortak tutum alınması var
Sonuç bildirisi şu ifadeler yer aldı: “(Liderler) ‘Heyet Tahrir Şam’ (HTŞ) terör örgütünün bölge üzerindeki kontrolünü artırma girişimlerini reddederek bundan duydukları ciddi kaygıyı ifade etmişler. Bu girişimlerle etkin şekilde mücadele etmenin yanı sıra İdlib’de ihlallerin, 17 Eylül 2018 tarihli İdlib’de ‘silahsızlandırılmış bölgeye’ ilişkin anlaşmanın tüm unsurlarıyla hayata geçirilmesiyle azaltılmasını teminen somut adımlar atmak hususunda mutabık kalmışlardır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DAİŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DAİŞ ve diğer terör örgütleriyle bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler ve oluşumların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla aralarındaki işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir.”
İran ve Rusya’ı boşa çıkarttı
Ancak Erdoğan ise Putin ve Ruhani ile birlikte yaptığı ortak açıklamada toplantı sonuç bildirisinin tam tersi ifadeler kullandı. Erdoğan böylelikle her halükarda İdlib için Rusya ve İran ile aynı fikirde olmadığını, olası bir askeri operasyonu boşa çıkartacağını da açıklamalarıyla belli etti.
Erdoğan toplantı sonrası İdlib’de denetimi elinde tutan El Kaide çetelerini (HTŞ, El Nusra) neredeyse sevgi pıtırcıkları gibi gösterdi. Erdoğan “İdlib’deki sükunetin korunması için olağanüstü çaba harcıyoruz. Ne İdlib’de ne de Suriye’nin başka bölgelerinde yeni insani krizlerin yaşanmasını istemiyoruz. Rejimin ateşkese uyması noktasındaki beklentimizi de Rus ve İranlı mevkidaşlarımıza ilettim. İdlib’de Gerginliğin Azaltılması Bölgesi statüsünün (silahsızlandırılmış bölge) korunması vebölgedeki provokasyonlara karşı ortak mücadele etme kararlılığımızı teyit ettik. ABD’nin çekilmesi terör örgütlerinin istismar edeceği bir güç boşluğuna mahal vermemeli. Türkiye olarak güney sınırımız boyunca bir terör koridoru oluşmasına izin vermeyeceğimizi özellikle belirtmek istiyorum” ifadelerini kullandı.
Çeteler satılmaktan tedirgin
Erdoğan’ın 17 Eylül’de, yine bir Soçi toplantısında Putin’e verdiği rejim ile çeteler arasında İdlib’in çevresinde oluşturulacak olan 15-20 kilometre derinlikli ‘silahsızlandırılmış bölge’ sözünü tutmaması, İran ve Rusya ile önemli bir çatışma noktasını oluşturuyor. 17 Eylül’de vermiş olduğu söz de öyle ‘Gerginliğin Azaltılması Bölgesi’ değil, düpedüz ‘Silahsızlandırılmış Bölge’ taahüdüydü. Bu taahüde göre, Türk devleti söz konusu tampon bölgede çetelerin elindeki ağır silahları alacak, onları bu bölgeden çıkartacak, rejim ve Rusya’nın konumlandığı alanlara olası saldırıların önüne geçecek ve bu bölgenin güvenliğini Türk-Rus ortak devriyesi sağlayacaktı.
Eğer Erdoğan’ın bu açıklamaları, İdlib’deki çetelerini koruma amaçlı değilse, bir başka değişle Erdoğan ortak bildiriye sadıksa, o zaman basın toplantısındaki bu ifadeleri çeteleri ürkütmeme amacını taşıyor. Çünkü, himayesindeki çeteler, Türk devletinin sürekli kendilerini Rusya ve rejime sattıklarına da gördü.
Sonuç olarak her ne olursa olsun, süreç artık Türk devletinin Suriye’de çeteleri eliyle işgalini sürdürme durumunda giderek köşeye sıkıştığını gösteriyor. YPG/YPJ’nin ana bileşeni olduğu QSD güçlerinin, DAİŞ ve diğer çetelere ölümcül darbe vurması, Türk devletinin Suriye’de gerçekleştirdiği insanlık suçları ve çetelerle ilişkilerinin tümüyle deşifre olması, diğer Arap devletlerinin rejimle giderek ilişkileri geliştirmesi, Suudi Arabistan, BAE ve ABD’nin Türkiye ile çelişkileri, DAİŞ’e Karşı Uluslararası Koalisyon’un İdlib’i eskisi kadar önemsememesi ve Erdoğan rejimini burada kaderiyle başbaşa bırakması, Türkiye’yi köşeye sıkıştıran faktörlerin başında geliyor.
Ayrıca, sonuç bildirisinde terör örgütleri olarak DAİŞ, El Kaide ve El Nusra gibi örgütler sıralanmış. Erdoğan’ın, basın toplantısında YPG/YPJ’i de ‘terör örgütü’ olarak gösterme çabasının bizzat iki ortağı tarafından kabul görmediğini de belirtmek gerekiyor.
İdlib’deki sıkışmışlığını ‘Fırat’ın doğusu ve Minbic’ diyerek gözden kaçırma, Erdoğan’ın tümüyle deşifre olmuş yöntemi. Bu saldırganlık ve tehditle Kürt düşmanlığında zirve yaptığı kadar, işgal etmiş olduğu toprakları da elinde tutmaya çalışıyor. Erdoğan bu kurnazlığı, Soçi sonrası basın toplantısında da yaptı. Ancak, hem Putin hem de Ruhani, Adana Mutabakatı’na atıfta bulunarak Erdoğan’ın kafasındaki ‘güvenli bölge’ kılıflı yeni bir Türk işgalini kabul etmeyeceklerini de ortaya koymuş oldu. 15 Şubat Komplosu sürecinin ürünü olan Adana Mutabakatı’na yapılan bu atıf, Türk devletini, Suriye rejimini tanımaya yöneltiyor.
Erdoğan, ‘Esed’i tekrar ‘Esad’ yaparak yeni bir tükürdüğünü yalama sezonuna başlayabilir.