Amed’de muazzam bir kitlenin önünde PKK Önderi’nin mesajı okundu.
PKK Önderi, bu mesajında Ortadoğu’daki bütün politik aktörlerin üzerine yükseldi. O, artık yalnız “Kürt halk önderi” değil, bütün halkların çıkarlarını dile getiren bir “dünya insanı”.
Onun mesajında, yalnız Kürdistan’ın bütün parçalarında süren çatışmalı ortama son verme iradesi yansımadı. Aynı zamanda, bugün bütün “kapitalist emperyalizmin” çelişkilerinin düğüm olduğu Ortadoğu’daki insanlık dışı “etnik ve dini” boğazlaşmalara son vermenin biricik hedefini de Ortadoğu “Ortakevi” şeklinde formüle etti.
“Ortadoğu Ortakevi”...Bir tür “tufan” altında boğulan Ortadoğu’da “Nuh’un gemisi” gibi kurtarıcı bir “ütopya”. Ona ulaşılamaz mı?
İki Dünya Savaşında birbirini boğazlayan Avrupa’da “sınırların anlamsızlaşması” da bir zamanlar “ütopya” idi.
Ama hümanizmin bu ütopyası Avrupa’da “maddileşti” ve Avrupa Birliği’nin temeli “Çelik Birliği” gibi, ekonomik, kapitalist çıkarları temsil etti. “Apocu ütopya” bunun tersidir. Burada “büyük insani idealler” söz konusudur.
Sınırların değişmediği, dinlerin, dillerin, etnisitelerin, dünya görüşlerinin, cinsel kimliklerin inkar edilmediği bir “ortak ev” bu. Her “farklı özne” “kendi odasında” uyumakta-dinlenmekte, sonra herkes aynı salonda çalışmakta,aynı ortak sofrada karnını, kendi itikadına uygun şekilde doyurmakta.
Öcalan ne bir derviştir, ne peygamber. O bir devrimcidir. O nedenle “Ortak Ev’de” birlikte yaşamın “çelişkisiz” bir yaşam olmayacağını bilir. Ama onun “ütopyasında”, toplumlar böyle bir “Ortakevin” çatısı altında farklı çıkarları, uygar yöntemlerle, barışçıl biçimlerle, demokratik araçlarla elde edeceklerini düşünür. Çünkü “ulus devletlere” bölünmüş bir dünyada, her savaş baronu, savaşa giderken “kendi evinin değil, düşmanının evinin yanacağını” sandığı için “kanlı savaşlar” kaçınılmazdır. Ama “Ortak Evde” yaşayan toplumlar, bir diğerinin “odasını ateşe vermenin “bütün Ortakevi” yakacağını bilirler. Ortakev, “barış içinde mücadelenin” yaşandığı bir evdir...Herkesin kendi amacına “korkusuzca” yürüdüğü, bu amaçlara “halkların özgür iradesiyle” onay verdiği ya da vermediği bir mekandır.
Bu mümkündür. Çünkü bir düşünün, şu anda kanlı savaşlara sahne olan bölgemizde “kapitalist emperyalizm” kendi aralarındaki pazar rekabetini “bölgesel emperyalist devletlerin” birbiriyle giriştiği savaşlar üzerinden yürütmekte. Şöyle bakın: Örneğin bir tarafta İran, diğer tarafta Türkiye, ötede Suudi Arabisten, beride Lübnan, şurada İsrail...Ve bunlarla doğrudan ya da dolaylı sınırdaş olan dört parça Kürdistan...
O Kürdistan’ parçalarındaki her bir parti, bulunduğu ülkenin siyasetini daha şimdiden “demokrasi ve barış“ yönünde belirliyor. Rojava Suriye’nin de, Güney Kürdistan vasıtasıyla Irak’ın da demokratikleşmesinde dinamo rolü oynuyor.Ütopyayı gerçeğe dönüştürecek devrimci özne ortaya çoktan beri çıkmış bulunuyor.
Kısa keselim: Türkiye’de ne oluyor? İmralı’da tutsak bir lider, Saray’da oturan lideri adım adım geriletiyor. Diktatör olmak isteyen kişi, “çözüm süreciyle” çelik çomak oynama huyunun kurbanı haline geliyor. Kendi partisi karışıyor. Sonuçta, “sahte çözüm” yanlıları gerçek yüzlerini ortaya koyuyor: Şu anda Erdoğan artık çözüm sürecinde muhatap olmaktan çıkmış, onun taraftarları bile, “Apocu taklidi” yapmak zorunda kalıyor. Öyle ki, daha önce “Erdoğancı”lıkla “Apoculuğu” bir hokkabaz edasıyla “sentezleştirmeye” kalkışanlar, Newroz alanında Öcalan’ın herkesi kucaklayan açıklamasına, “reislerinin” verdiği “mekruh” yanıtlar karşısında, “Apocu taklidi” yapmanın altında ezilmiş, hüsrana uğramışlar. “Taklit Apoculuk” olmaz. “Ya Erdoğancı olacaklar, o zaman Apo iyi gerisi kötü demekten vaz geçecekler, ya da Apocu olacaklar, Erdoğan’ın başkanlığına karşı isyan edecekler...” Gelinen nokta bu...
Türkiye hızla “demokrasiye” doğru gidiyor. 7 Haziran’da demokrasinin zaferi Kobane zaferiyle birleşince, bilin ki Suriye krizini de, Irak krizini de aşma yolu açılacak.
Bu yol nereye çıkacak?
Ortadoğu Ortakevine...
Bu çağımızın “büyük alternatifidir.”