
Feminist hareketler mutlak surette dönemi içerisinde ilerici hareketler olmuşlardır. Kadınlar üzerinde geliştirilen politikalara parçalı bir duruş sergilemek dahi var olandan daha ileri düzeydedir. Eğitim hakkı, oy verme hakkı, miras hakkı istemek elbetteki kadınların vatandaş olarak kabul edilmediği 18. yüzyıl Avrupası'nda radikal taleplerdir. Nitekim bu uğurda idam edilen feministleri, okudukça tanımaya başladık. Bugünden bakarak "o feministler neden bunu da, şunu da yapmadı" deme hakkına sahip değiliz. Bugünden bakarak o dönemin zihniyet yapısını görebilmek, mücadele zeminini anlamak ve yaşananlardan ders çıkarmak daha anlamlı olacaktır. Sonuç itibariyle aydınlanmacı dönemdeki feminizmin, liberalizmi zorlamaktan ziyade ona nefes aldırdığını bugünden görebiliyoruz. Liberal feminizmin birikimleriyle mücadelesini sürdüren ve kadını özne- nesne ayrımı üzerinden ele alan zihniyeti eleştirerek "özel olan politiktir" sloganını tarihe mal eden feministlerin de kazanımları önemlidir. Ancak var olan erkek egemen devletçi zihniyeti zorlayan, alt üst eden bir sonuç neden ortaya çıkmamıştır? Yine zamansal ve mekansal olarak ele aldığımız tarih anlayışıyla, ancak zihniyet çözümlemeleri yapabiliriz. Farklılıkları kapsayan feminist hareketlerin varlığı ve postmodern düşünce biçimi tüm kazanımlarına rağmen neden sistemleri, değil sarsmak, rahatsız edecek düzeye dahi gelmemiştir. Neden kadın katliamları, tecavüzler, erken yaşta evlilikler, recm, sünnet ve daha birçok kırım politikaları acıklı bir dizi filmi izler gibi bizi etkilemektedir. Neden gözyaşlarımızı sildikten sonra yaşamımıza hiçbir şey olmamış gibi devam etmekteyiz. Neden kıyametleri koparamıyoruz? Bizi sistemden koparamayan bir şeyler mi var?
Pratikte sistemiçi kalabiliyoruz
Tarihteki feminist hareketlere baktığımızda var olan devletçi sistemin içerisinde sistemi bütünlüklü tahlil etmek yerine, sanki devletli toplumlar insanlığın kaderi, doğal bir yönetim biçimiymiş algısı oluşmaktadır. Öz yönetim olgusu, toplumun demokratikleşmesi, farklılıkların eşitlik temelinde yaşaması feminist hareketler içerisinde bütünlüklü ele alınmamakta, parçalı değerlendirilmektedir. Devlet denilen iktidarın somut mekanizmasına eleştiriler getirerek yasalarla düzelmesini beklemek bir mücadele biçimi olagelmiştir. Kimi feminist hareketler iktidarı oldukça derinlikli çözümlemekte ancak alternatifini yerine koymakta eksik kalmakta, kimi feminist hareketler teoride de çözümü koyabilmesine rağmen pratiğe geçme noktasında sistem içi kalabilmektedir. Buna benzer yetersizlikleri biz Kürt kadınları da toplumsal pratiklerimizde yaşamaktayız. "Devletten beklentili, kaygılı ruh haline" kimi zaman takılıp kalabilmekteyiz. Ancak, "özgür yaşam alanları", kooperatifler, eşbaşkanlık sistemi, özgün örgütlenme gibi çok iddialı pratikleri de hayata geçirecek düzeyde ideolojisine sahiplenen bir noktada durmaktayız.
Ulus devletçi zihniyetten kurtulamayan kimi feministler
Jineoloji, bilgi yapılanmalarımız ile bizi oldukça uğraştıracak gibi görünüyor. Bu süreçte niyetlerin, art niyetlerin kullanılma biçimleri de açığa çıkabilecektir. İsterseniz bir örnekle bu konuyu somutlaştırmaya çalışalım. Bir feminist hareket ya da bir feminist, ulus devletçi zihniyeti görmezden gelebilir ya da onun politikalarına alet olabilir mi?
Pınar İlkkaracan, bir kadın hakları aktivisti, Avrupa'da ve Dünya'nın birçok ülkesinde araştırmalarıyla bilinen bir akademisyen. Kendisinin "Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik" adlı kitabını okuma fırsatını bulduk. Öncelikle kitap, farklı ülkelerden ve farklı topluluklardan kadınların araştırmalarını içermesi açısından önemliydi. Bu arada toplumların İslamiyeti yaşamsallaştırma noktasındaki farklılıklarını ele alması da önemliydi. Kadınların mutlak surette nesne olarak sömürülmelerini açığa çıkarması da dikkate değerdi.
Şimdi gelelim kitaptaki kendi araştırmasına. Pınar İlkkaracan, bizim sömürge Kürdistan dediğimiz coğrafyaya geliyor,Türkiye'nin Güneydoğu bölgesi olarak tarif ediyor. Kendisi kadınlara uygulanan şiddeti ve bu şiddet karşısında kadınların nereye nasıl başvurduklarını araştırıyor. Beş yüz kadınla anket yapılıyor. Kadınların şiddet gördüklerinde devletin güvenlik görevlilerine ve adalet sistemine gitmeyişlerini anket sonucunda Türkçe bilmeyişlerine; yani okula gitmeyişlerine bağlıyor. Kadınlardan sadece bir kaç tanesi güvenlik güçlerine güvenmediği için başvurmuyormuş.
Bilimin ücretli taşıyıcıları
Devam edelim; beşyüz kadının hepsinin Kürt olmadığını; içlerinde Zazalar olduğunu da keşfediyor. Oysa Pınar İlkkaracan akademisyen kimliğini ulus devletçi zihniyetten kurtarabilseydi, Zazaların Kürt olduğunu, Zazacanın da bir şive olduğunu öğrenme şansını yakalayabilirdi. Yıllardır üzerinde var oluş mücadelesi verilen, kendini öz yönetimle ifade etme iddiasını taşıyan bir halkın coğrafyasında Batı'dan gelerek, özel olarak seçilmiş beş yüz kadınla yapılan anket üzerinden bir sonuç çıkmıştır: Zavallı Kürt kadınlar eğitimden mahrum kaldıkları için, Türkçe bilmedikleri için dışarı çıkamıyor, haklarını arayamıyor! (Bu arada kitaptan bahsederken, bir arkadaşımız kendisinin de öğrenciyken para kazanmak için bu anketi yaptığını, görüşülecek olan kadınların ise devletin kurumlarına yardım için başvuran ailelerden seçildiğini belirtti.) Bu beşyüz kadın dağlarda evlatlarını yitirmiş, köyleri yakılmış, anadilini kullandığı için işkenceye maruz kalmış, cezaevinde onbeş yıl yatmış kadınlar olsaydı, cevaplar nasıl olacaktı? Sanırım anketin bu soruları karşısında oldukça öfkeleneceklerdi. Kısacası Pınar İlkkaracan, ulus devletçi paradigmanın bir sonucu olarak, oryantalizmin etkisiyle Kürt halkının ve kadınların temel sorununu, "devletin kendilerini yeterince modernleştirememesine, yeterince Türkleştirememesine" bağlamıştır.
Sanırım kendisine sorulsa asla böyle bir niyetinin olmadığını, kitapta böyle bir cümlenin açık açık yer almadığını söyleyecektir. Acaba bu kitabı okuyan kaç insan Kürdistan'ın sömürge tarihini, kadınların asimilasyon karşısındaki direnişlerini bilecek ya da devletin zulüm politikalarından haberdar olacaktır. Velhasıl günümüz sosyal bilimlerinde sorun var ve birçok akademisyen de bu bilimin ücretli taşıyıcıları konumunda.
Erkekten kopuş, onun zihniyetinden kopuştur
Düşünce yapılanmaları konusunda ilgi çeken bir nokta da; kadın erkek ilişkilerine yaklaşım sorunudur. Mücadele ederken "erkekten kopuş yaşanmalı" ile kastedilen nedir? Erkekle yaşamak hangi düzeyde olmalı? Aile devletin prototipi ise aileden kurtulmak, onu ortadan kaldırmak için mi uğraşacağız yoksa sorunun kendisini aile kurumsallaşmasına değil; sistemin bunu denetim altına almasına bağlayarak "demokratik aile" iddiası mı taşıyacağız? Hatta 8 Martlarda erkekler alana girmeli mi girmemeli mi?
Kadın örgütlerinin erkek cinsi ile erkek zihniyeti kavramları arasındaki fark konusunda ortak bir tanımlamaya gitmemesi sıkıntı yaratabilmektedir. Kürt Kadın Hareketi'nin erkekliği sistem tarafından zavallılaştırılmış bir varlık olarak tanımlaması önemlidir. Kadın üzerinde tahakküm kurarak kendi sistem köleliğini görmeyen, ailede başta cinsellik olmak üzere sömürü düzeneğiyle terapi yaşayan erkekliğin açığa çıkarılması ve bu zihniyetin mahkum edilmesi cins mücadelesinin bir ayağı olmaktadır. Erkekliği öldürmek ve erkek akıldan kopuş yaşamak ile erkek cinsine karşıtlık arasındaki farkı doğru değerlendirdiğimizde, aslında erkeklerin de cins bilinci temelinde kendilerini sorgulamaları gereği açığa çıkıyor. Ama iktidar ya da iktidarın nimetlerinden faydalananlar kolay kolay, kendiliğinden "farkına varma"yı yaşamazlar. Bu, iktidarın oluşum gerekçesine ters...
Öyleyse kadın mücadelesi, cins dayanışması ile erkekliği de sorgulamak ve sorgulatmak biz kadınların öncülüğüne düşüyor. Erkek kanunlarının ve devlet sınırlarının dayatmalarını reddederek, kendi kadın bilincimizi açığa çıkararak ve onu sahiplenerek duruş sergilemek, feminizmin radikal ilkelerinden biri olmayı bekliyor. Hem erkeğin tüm gerilikleriyle birlikte onunla yaşayıp hem de erkek egemenliğine karşı olduğumuzu söylemek, zihniyette kopuş yaşamamız gerektiğini açığa çıkarıyor.
Nesneleştiren ve ötekileştiren hiçbir ilişki masum değildir, böyle bir ilişki düzeyinin yoğunluğunun azlığı ya da çokluğu sorununun kendisini ortadan kaldırmıyor. Velhasıl jineolojiyle birlikte aşk'ın tanımını tekrar, devletten, erkekten, klasik kadın rollerinden sıyrılarak yapma zeminleri yakalayabileceğiz. Ama felsefeden, estetikten, toplumsallıktan ayrı düşmeden, parçalamadan, ötelemeden, büyük bir cesaretle kendimize sorular sorabileceğiz.
Yeni bir feminizm yaratılmıyor
Son olarak; jineoloji ile feminizmi ele alış biçimindeki farklı yaklaşımları değerlendirmek gerekiyor. Kürt kadınları jineoloji önermesi ile yeni bir örgüt, yeni bir kadın hareketi, yeni bir feminizm yaratmaya çalışmıyor. Kürt kadınları sıfırdan bir şey de yaratmaya çalışmıyor. Feminizmin tüm kazanımlarını miras kabul ederek, eksik kaldığı noktaları eleştirerek, zaten kendisi bir örgütlenme modelini geliştirmiştir.
Jineoloji, var olan bilime, sosyal bilimlere dair bir eleştiri hatta bir müdahaledir. Yeni bir paradigma dediğimiz nokta; bilimin devletin tekelinden kurtulması, topluma mal edilmesi, kadın varlığının özgün bir bilim dalında incelenmesi, tüm bilim dallarındaki eril yaklaşımların mahkum edilmesidir.
Feminizm toplumsallaşacak
Feminizm bir düşünce hareketidir, dolayısıyla jineolojinin bir bilim olarak kabul görmesi feminist hareketlerin önermesi olmalıdır. Tıpkı sosyalist hareketlerin sosyal bilimleri eleştirme ve alternatifini ortaya koyma süreçlerini yaşaması gibi, feminist hareketlerin de sosyal bilimleri eleştirme ve yerine alternatifini koyma sorumluluğu bizleri beklemektedir. Jineolojide yaşanan, yeni bir paradigma, sistemli bir yöntem arayışı olacaktır. Dolayısıyla jineolojinin kazanımları feminizmin toplumsallaşmasına, sistemleri alt üst etmesine vesile olacaktır. Tüm dünya kadınlarının ortaklaşarak tartıştığı ve yöntem geliştirdiği bir süreç bizleri bekliyor. Avrupa'da gerçekleşen benzer konferanslarla, halkla buluşmalarla, akademiler oluşturmayla gelinebilecek düzey bizim elimizde. Tüm çalışmaların akademik düzeyde ortaklaştırıldığı, bu kazanımların dünya kadınlarına aktarıldığı, sistemin bilgi yapılanmasından bağımsız bir bilimsel düşünme biçimi...
Jineolojinin düşünce yapılanmalarına, yaşam ilkelerine, kendimizi nasıl tanımlayıp nasıl bir toplum inşa etmek istediğimize ilişkin önemli sarsıntılar yaratacağını görür gibi oluyoruz.
FİGEN ARAS