Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun 2011 yılının ilk yedi ayında meydana gelen kadına yönelik şiddet bilançosu şöyle:
2011'in ilk 7 ayında 151 kadın erkekler tatrafından öldürüldü.
- Ocak: 22 kadın cinayeti, 8 kadın intiharı, 13 yaralama, 14 tecavüz.
- Şubat: 16 kadın cinayeti, 5 kadın intiharı, 4 yaralama, 13 tecavüz.
- Mart: 28 kadın cinayeti, 8 kadın intiharı.
- Nisan: 21 kadın cinayeti, 7 şüpheli ölüm, 8 kadın intiharı, 8 kadın intihar girişimi, 12 kadın öldürmeye teşebbüs, 2 yaralama, 14 tecavüz.
- Mayıs: 27 kadın cinayeti, 3 intihar.
- Haziran: 16 kadın cinayeti, 3 kadın şüpheli ölümü, 3 kadın intiharı, 4 kadın öldürmeye teşebbüs, 3 kadın silah ve bıçakla yaralama, 5 tecavüz.
-Temmuz: 21 kadın öldürüldü, 4 şüpheli kadın ölümü, 9 öldürmeye teşebbüs, 3 kasıtlı yaralama, 2'si çocuk yaşta olan 10 kadına cinsel istismar ve tecavüz, 4 kadın intiharı...
Maalesef bu tablo her geçen gün dramatik olarak kararıyor. Tabii bu tabloya bakanlar muhtemelen bunun adını bir savaş olarak nitelendirmeyecektir. Kaldı ki bu rakamlar sadece kamuoyuna yansıyanlar… Yansımayanların da olduğunu hesaplarsak, rakamların ve şiddetin birçok türünün çok daha yaygın olduğunu tahmin edebiliriz.

Faşizm bayraklı cins şovenizmi

Son dönemlerde sıkça sorulan bir soru var. “Kadın cinayetlerinde artış mı var yoksa daha da mı görünür oldu?” Hangisi?
Aslında her ikisinin de olduğunu söylemek gerekiyor. Kadına yönelik şiddetin binbir çeşidinin yaşandığı, ancak örtük olduğu için farkedilmeyen yönleri yüzyıllarca sürdü. Geleneksel toplum tarafından bir sorun haline getirilmeyen, aksine onaylanan kadına dönük baskılar dünya genelinde son iki yüz yıldır, kendi topraklarımızda ise son otuz yıldır daha da görünür oldu. Kadın katliamlarının görünür olmasında elbette kadınların mücadelesi belirleyicidir. Bundandır ki kadına yönelik şiddetin olağan değil, aksine erkek egemen faşizm bayraklı bir cins şovenizmi olduğu anlaşılmaya başlandı.

Kadın ret etmeyi öğrendi artık

Kadınların, sorun olarak görülmeyen bütün alanları toplumun karşısına sorun olarak çıkarması en büyük kazanımdı. Yani kadınlar katlediliyordu ama bu doğal karşılanıyordu. Ve kadınlar bunun doğal değil, bir cinsin bir cins karşısındaki zorbaca uygulamaları olduğunu ortaya koydu. Kadın bilinçlendikçe, toplumu da değişmeye zorladı. Attığı her adım toplumsal çeperleri bir adım daha parçaladı ve ciddi gedikler açtı. Geçmişte sineye çektiği bir çok şeyi artık ret etmeyi öğrendi. İşte dananın kuyruğu da bu andan itibaren daha fazla kopmaya başladı. Çünkü kadınlar şiddet gördüğünde artık “ayıbımız içerde kalsın” demiyor. Bas bas bağırıyor. Oraya, buraya başvuruyor, kadın derneklerini, örgütlerini harekete geçiriyor. Ya da erkekten ayrılmak istiyor. Kendini çaresiz bir ruh halinin ölümcül teslimiyetine bırakmıyor.
Geleneksel toplum ve şişirilmiş erkeklik, boyun eğen kadın tavrının aksine, ret eden bir yaklaşımla karşılaştığında buna karşı ölümcül bir saldırıyla yöneliyor. Tıpkı 20 Ağustos'ta Siegen'de bir tren garında kendisinden boşanmak isteyen Aylin İkiz’i herkesin gözü önünde boğazını kesen Ömer Yavuz gibi...
Eskiden bu tarz haberler sıradan birer cinayet olayı olarak verilip, üstüne üstlük magazinleştirilip, bir de katledilen kadının, 'kimbilir katledilmeyi hak etmek için neler yaptığı' üzerine çarşaf çarşaf hikayelerin dizildiği gazete sayfalarına rastlardık. “Aşk cinayeti, kıskançlık, töre, namus cinayeti” gibi  olumlayan, meşrulaştıran bol fotolu başlıklarla topluma servis edilirdi. Ancak durum eskisi gibi değil; kadına karşı kırım her alanda daha fazla görünürlük kazandı.

Retler geliştikçe saldırı da artıyor
Kadınlar, erkek egemen dayatımlar karşısında mücadele etmeyi öğrendikçe kadına dönük hem şiddette hem de cinayetlerde artış yaşandı. Çünkü erkeğin daha düne kadar “sen benim namusumsun” deyip istediğini yaptığı kadın, "artık yeter” diyerek sesini yükseltmeye başladı. “Senin namusun, malın değilim, senin zulmünü kabul etmek zorunda değilim” dedikçe erkek daha fazla saldırmaya başladı. Dikkat edilirse son dönemlerde yaşanan cinayet olayları en fazla boşanma vakalarında yaşanıyor. Başka bir yaşam seçeneğine yönelmek isteyen kadınlar katlediliyor. En iyimserinden öldürülmeyen kadınlar, "ölümlerden ölüm beğen" dercesine yaşamları cehenneme çevriliyor. Bunu yapan erkekler devletten, geleneksel toplumdan güç aldıkları gibi, “tahrik indirimi” diye bir yasadan da yararlanıyorlardı. Güç aldıkları dayanaklar, onları her zaman  birer "tahrik olmaya" hazır saldırgan erkek haline koşulluyordu. Ne de olsa erkekler kadına ait her davranışta tahrik olacak birşeyler buluyorlardı: “Yürüyüşünü beğenmedim, kıyafetini beğenmedim, şunu bunu beğenmedim, sen beni katil edeceksin” ile başlayan cümleler “tahrik edildim” tarzındaki savunmalara, sonra da tetiği çeken ya da bıçağı bileyen bir erkeklik haline dönüşebiliyor.
Kadınlar artık “seni sevdiğim için dövüyorum” gibi erkek yalanlarına inanmıyor. Ya da “erkek dedin mi kıskanır, kıskanan erkek de yeri geldimi sever de döver de” gibisinden “masum” safsatalara da inanmıyor.Kadınlar her an ölümle kol kola geziyor. Ve erkekler, klasik erkeklik kalıplarının değişimini isteyen, her şeyden öte bunu bir kader olarak kabul etmeyen kadınları öldürüyor...

Erkeğin toplumla uzlaşması kan sözleşmesine dönüşüyor
Kadın katliamlarını toplumsal bazda normalleştiren ve haklı bir zemine kaydırmak isteyen egemen zihniyet, sözde “ahlak” kisvesini de arkasına alarak yapmaktadır. Yaptığıyla da övünmektedir. Çünkü “namusumu temizledim” dediği an, toplumun geleneksel-tutucu yapısına da hitap ettiğini bilmektedir. Bu “ahlak” çemberinde erkek sözüm ona topluma karşı olan görevini de yerine getirmiş olmaktadır. Erkeğin geleneksel toplumla olan uzlaşması kirli bir “ahlak” sözleşmesine yani kan sözleşmesine dönüşmektedir. Bunu yapan erkek, aynı zamanda içinde bulunduğu güçsüzlüğü, zavallılığı şiddete sarılarak örtmektedir. Çünkü ona göre bir erkek icadı olan "bilinçli öldürme eylemi" dışında yapılacak bir şey kalmamıştır...

Erkek kimliği bunalımdan kurtulamayacak
Evet, erkeklik kimliği bunalımda... Maço bir başbakanla, bu erkeklik rol modeli yeniden canlandırılmaya çalışılsa da, erkeklik beş bin yıllık kimliğinin ağır bunalımından kurtulamayacaktır. Erdoğan şahsında yaşanan aşırı abartılmış erkeklik, toplumun genelini bir baskı cenderesine dönüştürmüş durumda. Çünkü kendisini “erkek”, toplumu ise yönetilmesi gereken bir kadın gibi görmektedir. Haliyle de Türkiye kocaman bir kıyımlar ülkesine dönüşmektedir. Erdoğan’ın faşizan yönelimlerinin altında kesinlikle böyle bir muhafazakar erkeklik kimliğinin yattığını söylemek gerekiyor. Zaten “kadın ve erkek haklar düzeyinde eşit olabilir ama yaradılışları farklı” diyerek, kadın ve erkeğin hiçbir zaman eşit olamayacağını da teyit etmiştir. Bu söylem, toplumdaki maço-kabadayı erkekliği korumaya dönük gayet anlaşılır bir mesajdır. Bu mesaj direk erkekleredir. Kadının yeri de böylelikle belirlenmiş oluyor.

AKP kadın katliamlarına davetiye çıkarıyor

Erdoğan'ın üç çocuk önerisi tam bir kadın düşmanlığıdır, kadına ve topluma karşı açık bir savaş ilanıdır. İnceltilmiş bir tecavüz ve taciz kültürünün politik dile dökülmesidir. Buna da kadın bedeni ve cinselliği üzerindeki devlet tacizi demek gerekiyor. Zaten kadınlar "bedenimiz bizimdir" dedikleri andan itibaren öldürülmeye başlıyorlar.
Bu nedenledir ki Türkiye'de kadına yönelik şiddet ve katliam, AKP iktidarı döneminde yüzde bin 1400 artmış durumda. Bu bir tesadüf olabilir mi? Toplumun genelini muhafazakar bir aile kurumuna dönüştürmeye çalışan, kadın bedeni üzerinde mutlak hakimiyeti savunan, kadını namuslaştıran, “kadının yeri evidir” diyen bu zihniyet kadın katliamlarına da davetiye çıkaran zihniyetin ta kendisidir. Çünkü aile gerçekliği kadın katliamlarının ve şiddetinin üretildiği kurumların başında gelmektedir. Tek geçerli değerin aile olduğu dayatması, aile dışındaki seçeneklerin mutlak katliamıyla sonuçlanmaktadır.
Haliyle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, bakanlığının başındaki kadın kelimesine dahi sahip çıkacak basireti bile gösterememiştir. Kadınlara karşı şiddetin durmasını istiyorsa önce Erdoğanın zihniyetini değiştirmekle ya da onu karşısına almakla işe başlasın. Hem kadına yönelik duyarlılık geliştirelim diyeceksin, hem de maço bir başbakanın emirleri altında siyaset yapacaksın. Bu hiç de samimi değil... Çünkü katliamların başı, Erdoğan'ın kendisidir. O zaman çıbanın başı öncelikle susturulmalıdır... Fatma Şahin bunu yapabilecek mi? Neden erkek egemen söyleme dönük tedbir alınmıyor? Tecavüze uğrayan kadınları “kirlenmiş” olarak gören bir zihniyet varken, değişim beklemek ne kadar gerçekçi olur, düşünmeye değer…

Kadın aynasından kendine bakmalı
Toplumlar, kadınlar ya da erkekler zorla belli kalıplara konabilirler. Ama asla kalıcı hale getirilemezler. Çünkü insan doğası akışkandır. Kendisine zorla giydirilen modelleri elbet bir gün parçalamaya çalışacaktır. Ne geleneksel erkeklik ne de geleneksel kadınlık rolleri doğal değildir. Doğal olmayan ise bedeli ne olursa olsun aşılmaya mahkumdur...
Dolayısıyla kadınlar geleneksel itaatkar rollerini parçalıyorlar. Erkek egemen kültürün kadın etrafında çizdiği çember, kadın bilinçlenmesiyle paralel olarak aşındırılmaktadır. Sınırlar zorlandığı ve birer gedik açıldığı zaman baskıcı erkek kimliğinin kendi egemenlik alanlarına saldırı olarak algılaması ve bunun karşısında kadına savaş ilan etmesi, kesinlikle geleneksel erkeklik kimliğinin parçalanmasında aranmalıdır. Çünkü erkeklik kimliği sorunlu, zaaflı bir kimliktir. Çünkü “gücünü” sürekli kadın üzerinden sınayarak kendini “erkek” gibi gören bir psikolojik arka plana sahiptir. Bu rolün parçalanması ya da zorlanması karşısında kesinlikle silahlarını kuşanmakta ve saldırı durumuna geçmektedir. Oysa sorunlu olan bir erkeklik kimliği kadının duruşu ve mücadelesi karşısında çözülmeye mahkumdur. Kadınlar açısından bunun bedeli ağır olsa da erkeklerin öğreneceği tek şey vardır: Bilinçlenen kadının aynasından kendine bakmak… Bunun başkaca da bir çaresi yoktur...”Şu an bir kadın daha ölüyor”demek zorunda kalmadığımızda, birşeyler değişiyor demektir...


FADİLE YILDIRIM