Ermeni Jenosidi 100. yılını doldurdu. Yine geçmişteki 100 yıl gibi Türkiye’den ayrı, Ermenilerden ayrı, dünya devletlerinden ayrı sesler çıktı.

Türkiye devleti yine, “jenosit” (soykırım) değil “Mukatele” (karşılıklı öldürme) dedi.

ABD Başkanı ve devlet adamları, üzerine epeyce düşünülmüş diplomatik terimler bularak hem Ermenileri hem de Türkleri kızdırmayacak ama her iki tarafı da rahatlatacak demeçler vermeye çalıştı.

Böylece 100’üncü yıl da “kazasız belasız” atlatıldı ve kimbilir hangi yüzyıla kadar aynı riyakar oyun oynanıp duracak.


24 Nisan nedir?

Anlaşılması için yazıyı uzatma pahasına biraz geriden gelmemiz gerekiyor. Osmanlı, 2. Viyana (1699) yenilgisinden sonra her savaşta gerilemeye ve bir iki muharebe hariç hep yenilerek toprak yitirmeye başladı. 1800’lere gelindiğinde artık Avrupa’da tutunamayacağını anlamıştı.

Bundan sonra hiç terk etmeyecekleri ve artık “Bundan aşağısı kurtarmaz” diyecekleri bir yerde karar kılmak zorunda olduklarını anlamış ve yaklaşık 700 yıldır meskûn oldukları Anadolu’da karar kılmışlardı.


İttihat Terakki Çetesi

Balkanlardaki milliyetçilik ve bağımsızlık hareketleri, Osmanlı aydınlarının da Türk milliyetçiliği etrafında toplanması sonucunu doğurduğundan İstanbul ve Balkanlarda birbirinden bağlantısız birçok dernek kurulmuştu.

Uzatmadan belirtelim ki türlü maceralardan sonra hepsi İstanbul’a toplandı ve İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) adı etrafında birleşti. Cemiyetin en etkin elemanları Enver, Talat, Cemal Paşalar, Dr. Nazım, Dr. Bahattin Şakir, Ziya Gökalp gibi asker ve okumuş takımıydı. Ne var ki bu zatlar milliyetçi değildi; hepsi de Türk ırkçısıydı.

Denilebilir ki bu zatlar aynı zamanda dünyanın da ilk ve en katı ırkçılarıydılar. Neticede 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi; 1909’da ise nihayet Abdülhamit tahttan indirilerek tamamen iktidara hakim olmuşlardı.

Ancak henüz Padişah, devletin en tepesindeki karar verici kişiydi ve sadrazamlığa padişahlıkla parti arasında denge görevi yapan kişileri seçiyordu. Yani ipler, henüz tam olarak İTC’nin elinde değildi. Nihayetinde 1913 Bab-ı Ali Baskını’yla sadrazam öldürülmüş, bütün bakanlar ve yüksek bürokratlar görevinden alınmış ve İTC çetesi tam olarak iktidara el koymuştu. Artık karşılarında hiçbir engel yoktu.


Ziya Gökalp raporu

Bu arada 1911 yılında, yani Bab-ı Ali darbesinden bir yıl önce baytarlıktan sosyolog olmuş Türk ırkçısı Ziya Gökalp’tan Ermeni ve Kürtler hakkında bir rapor hazırlanması istenmişti. Ziya Gökalp, 1912’de etraflı bir rapor hazırlamış ve sonunda aşağıdaki biçimde bir görüş bildirmişti:

* Anadolu, artık tartışmasız Türk yurdu olması için tüm Türk ve Müslüman olmayan unsurlardan temizlenmelidir.

* Ermeniler bu saflaştırılması gereken yurdun “evram-ı habisi”dir. (Habis tümör) Bunların mutlaka sürülmesi veya yok edilmesi gerekir.

*  Kürtler de Türk olmamakla beraber Müslüman olması hesabıyla habis tümör olmayıp “evram-ı selim”dir. (İyi huylu tümör) Bunları yok etmemiz doğru olmaz; ancak bunların da Türklük içinde “temessül” (asimile) edilmesi gerekir.

* Batıdaki Rumlar daha sonra düşünülecektir.

Dolayısıyla şimdilik öncelikle daha 1890’lardan beri isyan ve ayaklanma halinde olan Ermeniler temizlenecek, Kürtlere sonra sıra gelecekti.


1913 Darbesi sonrası

1913 Darbesi sonrasında bir yandan Almanlarla savaş görüşmeleri yapılırken diğer yandan ilk iş olarak Ermeni meselesini halledecek birim kurulup başına da Dr. Bahattin Şakir getirilmişti.

-Bu arada ilginç bir tespiti belirtmeden geçemeyeceğiz: Ne hikmettir ki, Türklerin en ünlü ırkçıları hep doktorlar olmuştur. İTC’de Dr. Nazım, Bahattin Şakir, Rusuhi Dikmen, Abdullah Cevdet (sonra Kemalist oldu), Ziya Gökalp (veteriner); İTC dışında Rıza Nur. Bunlar şimdi hatırlayabildiklerimiz. Bahattin Şakir için insanlık tarihinin ilk “doktor” unvanlı ırkçı kasabıdır, diyebiliriz. Zira Naziler ondan yaklaşık 25 yıl sonra türediler.


Ermenileri başsız bırak!

Bahattin Şakir ve çetesi (Teşkilat-ı Mahsusa) yüz yıllardan beri bilinen bir metotla işe başladı: Onları başsız bırakmak... Bunun için de önce Ermenilerin önderlerini, aydınlarını, ileri gelenlerini, zenginlerini, kanaat önderlerini ve liderlik vasfı bulunanları yok edeceklerdi. Çünkü onları Doğu’daki dağlı Ermeni savaşçılar için ilham kaynağı, akıl hocası ve uluslararası ortamda davalarının anlatıcısı olarak görüyorlardı.

Tabii bunların en çok kümelendiği yer de başkent İstanbul’du.

İşte 24 Nisan 1915 sabahı İstanbul’daki önceden tespit edilmiş 2300’ün üzerinde aydın, avukat, doktor, gazeteci, iş adamı, tüccar velhasıl en seçkin Ermeniler toplandı. Trenle Ankara ve civar illere götürüldüler. Adına “sürgün” ve klasik deyimiyle “tehcir” dedilerse de işin aslı katliamdı. Hepsini oralarda vahşice (günümüzdeki DAİŞ gibi) öldürdüler.

Ermeni Soykırımı böylece başlamış oldu. Gerisini anlatmaya gerek yok: Katliam, talan, yağma, tehcir yolunda açlıktan, hastalıktan çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç en iyimser ve düşük rakamla en az 1 milyon Ermeni yok oldu. Kimileri bu rakamı 2-2 buçuk milyona kadar çıkarıyorsa da aslında jenosit için rakamın fazla bir önemi yoktur. İster bir kişi, ister bir milyar kişi, hiç fark etmez. Önemli olan girişilen işin jenosit amaçlı olup olmadığıdır.


Jenosit

Birleşmiş Milletler, 1951’de jenosidi şöyle tarif etmiştir:

Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubun tümünü ya da bir bölümünü yok etme niyetiyle grup üyelerinin;

- öldürülmesi,

- fiziki ya da ruhsal açıdan zarara uğratılması,

- fiziki varlıklarını tümüyle veya kısmen sona erdirecek hayat şartları ile yüz yüze bırakılması,

- çoğalmaların engellenmesi veya

- çocuklarının başka bir gruba aktarılması (devşirme),

fiillerinden herhangi birinin işlenmesi, jenosittir. Aslında bu kavram, siyaset ve bilim çevrelerince daha da genişletilerek tüm canlı türlerini içine alacak biçime getirilmiştir.

Bu tarife baktığımız zaman Türkiye devleti ile ümmisi, diplomalısı ya da uzman diye geçinen Türklerin önemli kesimi, istedikleri kadar “tehcir” ,”mukatele” olarak yansıtmaya çalışırlarsa çalışsınlar, yapılanlar en ufak bir kuşkuyu kaldırmayacak kadar açık bir şekilde jenosittir.

Irkçılığın kör ettiği bir yığın “üniversite uleması” şarlatanın yıllardır görülmemiş bir pişkinlik ve yüzsüzlükle, “Biz öldürmedik, sadece ülkemiz ve milletimizin selameti için güvenli bir bölgeye tehcir ettik” diye dünyanın gözünün içine baka baka palyaçoluk yapması, objektif gerçeği değiştirmez ve kendilerini dünyaya karşı rezil ve gülünç duruma düşürmekten öte bir sonuç getirmez.

Bırakınız köylerde, şehirlerde, yollarda, ahali, asker ve Hamidiye Alayları’nın bir kesiminin vahşet, katliam ve yağmasını, diyelim ki gerçekten güvenli bölgeye tehcir etmek istediniz, peki “güvenli bölge” dediğiniz yer neresiydi? Bin beş yüz kilometre ötede, Suriye’deki “Zor Çölü” (Deyr-ez Zor) mü? Temmuz, Ağustos cehenneminde Zor gibi bir çölde yılan, akrep, çıyan bile yaşayamazken yüz binlerce aç susuz çaresiz insan nasıl hayatta kalırdı? Kaç kişi varabildi o çöle? Bunun cevabı var mı? 

Sanki Kızılay’dan Dikmen’e tehcir ettirmişler; Ermeniler de o kadar dirençsizmiş ki o kadarcık mesafede bile telef olmuş!

Hiç kıvırmaya gerek yok! Onlar oraya yollarda ölmek için gönderildi. Nazilerin gaz odalarından farkı yoktu. En ucuz maliyetle kitlesel imha... Bir farkı vardı belki: Hitler’inki daha bilimsel, daha teknik ve acısız; Zor Çölü’ne sürmek daha barbarca, daha acımasızca, açlık ve acı içinde kıvrana kıvrana imha... Bu nedenle bin beş yüz kilometreye tehcirin bizzat kendisi, Birleşmiş Milletler tarifine göre jenosittir.


Kürtlerin katılımı

Hemen herkesin aklından, “Neden Kürtlerin bu katliamdaki rolünden söz etmemiş?” sorusu geçmiştir.

Elbette Kürtlerin bir kesimi, baş rol değilse de yardımcı rollerde katıldı. Bunu inkar eden aydın ve sorumlu bir Kürt göremezsiniz. Bunun yanında bu vahşet sırasında binlerce, on binlerce Ermeni’yi koruyan, yardım eden, gizleyen çok büyük bir Kürt kesimi de vardı. Mesela özellikle Dêrsim Kürtleri, kendilerine sığınan tüm Ermenilerin gizlice Rusya’ya geçmesine yardım etmişlerdi. Ancak konumuz jenosittir ve jenosit emrini de devlet vermiş, bu iş için birimler kurmuş, uygulamaya koymuştur. (Türk veya Osmanlı desek de fark etmez.) 

Kürtlerin bir kesimi (hatta bir kesim Çerkes, Arap), ancak bu karardan cesaret alıp devletin yanında yer alarak olaya katılmıştır. Bu katılımın çok değişik nedenleri vardı ve tamamen ayrı bir yazı konusudur.


Talat Paşa’nın son sözü

Nihayetinde jenosit -her ne yolla olursa olsun- tamamlanır, tespit edilen coğrafyada (Anadolu-Mezopotamya) bir tek Ermeni (dönme ve devşirme çocuklar ayrı bir konu) kalmadığı kesinleştikten sonra Talat Paşa, Almanlara ünlü sözünü söyler: “Ermeni meselesi hallolmuştur!”


1916 Kürt tehciri

Yazının başında da belirttik: Ziya Gökalp’ın raporuna göre Kürtler Müslüman oldukları için “selim tümör” sayılmış ve öldürmek yerine Türk-yoğun coğrafyaya göç ettirilip asimile edilmeleri hedeflenmiştir.

1916’da, yani “Ermeni meselesi halledildikten” sonra Rus Ordusu ve içindeki Ermenilerin Kürdistan’da katliam yapacakları bahane edilerek göçlerine karar verildi ve Anadolu’nun içlerine, Kütahya, Aydın, Adana, Mersin, Afyon, Bursa, Ankara gibi Orta Anadolu kent ve köylerine, yüzde 5’i geçmemek üzere, yani her 20 haneye bir Kürt aile olacak şekilde yerleştirilmelerine başlandı.

Başlangıçta özellikle Ağrı, Erzurum, Kars ve çevresinden 100 bin kadar insan bu program çerçevesinde tespit edilen illere yerleştirildi. Ancak sonradan değişik nedenlerle iş kontrolden çıktı ve program savaş nedeniyle çöktü.

Bu konu da çok uzun, pek bilinmeyen ve karmaşık bir hikayedir ve ayrı bir yazıda ele almak gerekir.


1991-95 Kürt infazları

Yazıyı bağlamadan önce bir konuya değinmeden geçemeyeceğiz. Nasıl ki 24 Nisan’da ilk işlem olarak Ermenileri başsız bırakma programı devreye sokulduysa aynı devlet mantığıyla 75 yıl sonra bu kez Kürtleri başsız bırakma programı yapıldı. Milli Güvenlik Kurulu ve Doğru Yol-CHP hükümeti ortak kararıyla uygulamaya sokuldu ve “Teşkilat-ı Mahsusa” yerine adına JİTEM denilen teşkilatla yaklaşık 5 yıl süreyle Kürt aydın, kanaat önderi ve etkin kişiler tekli/çoklu infaz edildi.

Sayılar çelişik olmakla birlikte devlet dahil hemen herkes 17 bin rakamı üzerinde mutabık...

Görüldüğü gibi ister Osmanlı, ister cumhuriyet deyin, devlet aynı devlet ve metotları da aynı...

Sonuç olarak bu devlet ve devleti destekleyen ezici çoğunluk, bu inkarcı kafada olduğu sürece her 24 Nisan’da Ermeni olgusu dünya gündeminde olacaktır. İstediğiniz kadar Çanakkale Zaferi’ni(!) kutlayabilirsiniz. Konu objektif bir gerçek olarak öylece orada durmaya devam edecektir.


MUSTAFA GÜNEŞ