Sürgün sırasında işkence edilerek öldürülen Hüseyin Hüsnü Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya’nın anısına…

En kanlı operasyonlar, baskınlar, darbeler güneşe yakalanmadan yapılmıştır hep; tatlı uykuları, güzel düşleri bölerek... Ve gözlerini aralamaya, „besmele” çekmeye, „günaydın” demeye fırsat verilmeden olup biter her şey...
Belki de ondandır günbatımların yorgunluğu, sedasız terk edişleri... Ardından yaralı, yıkık kentler bırakarak ve unutarak sürgülü kapılar ardındaki çığlığı...
* * *
2 Ağustos 1989. Saat 21.30. Yazımı kaleme aldığım şu saatlerde, yani bundan tam 22 yıl önce gün bırakırken kendini geceye, gece uzarken habire, Eskişehir-Aydın zulmünün en uzun saatlerindeydik... Ve miladı 1 Ağustos’tu zulmün.
Veziri I. Ve II. Özal Hükümeti’nde dönemin Adalet Bakanı Oltan Sungurlu; „1 Ağustos Genelgesi”, yüksek güvenlikli özel tip cezaevleri, vahşet, yalıtmalar, hücreler, boyun eğdirme uygulamaları vesselam ne varsa...
Öyle bir dem ki, habire çıkarılan kanun hükmünde kararnameler, genelgeler, „çok gizli” ibareleri buyruklar... Açlık grevinde olsan, bir deri bir kemik kalsan, ölmekte olsan ne yazar! Bir genelgeden ibarettir her şey: Kanun, hukuk, düzen, devlet, her neyse...
Yüksek güvenlikli cezaevi hüviyetindeki Eskişehir Özel Tip’te, açlığın 31. gününde aynı alışkanlıkla başladı „Kanlı sürgün...” Ringlere dolduruldu tıka basa tutsaklar, havasız ve soluksuz...
Ah günü uzatan neydi böyle? Gün doğmamışken, besmele çekmemişken, „Günaydın” dememişken dudaklar nedendi bu acele?
* * *
Gün uzundu, işkence ondan uzun... Yol uzundu, vahşet ondan uzun... Havasız ringlerde ter, pas ve koku... Ağır ilerleyen konvoy, susuz bırakılan dudaklar. Her on metrede bilerek ani fren yapmalar, güneş altında bekletmeler, çürümüş demir ve pas yağmuru, sırılsıklam, vıcık vıcık, yapış yapış bedenler. Ve ölüme çağrı yapan ne varsa...
Birbirilerinin nefesine dayanan, terini/tendeki tuzunu emerek, iradi durarak yaşamaya çalışan „ölüm yolcuları...”
Bir de „Mavi ring”, ölüm ringi ve küçük hücreli bölmelerinde kilitli esirler. Hüseyin Hüsnü Eroğlu, Mehmet Yalçınkaya ve diğerleri... Birbirlerinin terini emerek, nefesine dayanarak, dirhem dirhem ölmekte olan, „su” diyemeyen, suyu bulamayan, su verilmeyen susuzlar ordusunun onurlu neferleri...
Daha gün doğmadan cendereye alınan, gün boyu yolda kızgın güneş altında soluksuz ringlerde tutulan; gün devrilip gidende Aydın’a varan, korkunç işkencelerle hücrelere alınan „adsızlar!” Hücrelerde çıplak bırakılan, çamurlu su içmeye zorlanan, bir daha işkenceden geçirilen; her şeyi yasaklanan, avukatları ve yakınlarıyla görüştürülmeyen, radyo gazete verilmeyen, TV’leri olmayan, hiçbir biçimde bulundukları hücrenin dışına çıkarılmayan „bihaberler!”
Onca vahşete rağmen türkü söylemekten, marş okumaktan, kahkaha atmaktan alı konanamayanlar!
* * *
Fiili ölüm orucuna dönüşmüş olan bu büyük direniş 44. gününde son buldu. Tutsaklar; onurlarını ve kimliklerini koruyarak hücrelerden koğuşlara döndü. Sürgün gecesi gördükleri işkence sonucu Hüseyin Hüsnü Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya’yı kaybettiklerini ancak grevin bitiği gün öğrenebildi. İçerde ilk anma bildirisi şu dizelerle başlayacaktı:
„Susuz/soluksuz sürgün gecelerinde/açlığımızdan sağarak yeryüzüne/ kan değil/ insanca yaşamı damıttık...”
Not: Süreci ve olayları merak edenler Fuat Kav’ın „MAVİ RİNG” adlı kitabını okuyabilirler.