Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, cehennemin öbür adıdır,
Üşüyorum, kapama gözlerini…
Ahmed ARİF…
Bizi öyle bir kızgın demirlerle dağladılar, öyle bir etlerimizi lime lime ettiler ki; ciğerlerimiz parçalandı. Fidan Doğan, Leyla Şaylemez ve Sakine Cansız’ı aldılar bizden…
Fidan ile Paris’te tanışmıştım. Yüzüne asılı gülüşleri ile yerinde duramayan gencecik bir kadındı. Paris’te bulunduğum bir panelde bana elinden geldiğince yardımcı olmuştu. Fidan gibi diğer gül yüzlü kadın Leyla ile tanışamadım. O da aklımda hep parıldayan gözleri ile nakşoldu.
Ve Sakine, ablam, arkadaşım, dostum… Yirmi beş yıl önce Çanakkale Cezaevinde tanımıştım Sakine Cansız’ı… O yiğit kadının efsanesini onu görmeden duymuştum. Amed Zindanı’nda Esat Oktay gibi bir canavarın yüzüne tükürebilecek kadar cesur, işkence tezgahlarında “ah” demeyi utanç sayacak kadar yiğit ve onurlu bir devrimci olduğunu biliyordum.
Onu ilk gördüğümde gözüme ilk çarpan özelliği Sakine’nin asaleti ve zarafeti idi. İlk tanışmamızda sevecen, mütevazı yaklaşımı beni kendine hayran bırakmıştı. Hiç unutmam üzerinde çiçekli bir elbise vardı, ne de güzel yakışmıştı…
Sakine’yi anlatabilmek, bırakın benim gibi yirmi kusur yıldır tanıyanları, onu yarım saat bile görmüş, tanımış olan birinin bile anlatacakları çok olur. Onunla en son katlinden bir ay önce Avrupa’da karşılaştık, oldukça iyimser idi. Kadınlar ve gençleri önemsiyordu, özellikle kadınlara olan inancı büyüktü. O’nun özgürlük aşkı, kutsal topraklardan damıtılmış sevda gibiydi.
Sakine ile uzun yıllar cezaevi ziyaretlerinde buluştuk, sonrası ise çeşitli duraklarda karşılaştık. Hep sevgiyle, dostlukla sarıldık birbirimize. Sakine bana yitirdiğim ağabeyimin emanet bıraktığı ve hayatta kalan birkaç yoldaşından biriydi. Hele kadın oluşu daha da kıymetli kılıyordu onu benim için…
Şimdi o da bir yıldız olup kaydı. Sevdiklerimin göçüp gitmesi beni derinden yaralar ama Sakine’nin gidişi, gidiş biçimi, böyle vahşice katli ciğerimi yaktı.
Sakine ile karşılaşmalarımızdan biri de Paris’te olmuştu. Onun canını alan bu şehir üzerine uzunca konuşmuştuk. İkimizin de Paris üzerine anlatacakları bitmiyordu… Sakine, öğrencilik yıllarında tarihine büyük ilgi duyduğu, hep görmek istediği Paris’ten nasıl etkilendiğini anlatıyordu. Evet, ben de Paris’i seviyordum. Bir gün ülkemden uzakta yaşamak zorunda kalırsam Paris’i seçecektim yaşamak için… Paris… Adı bile güzel gelirdi bana. Gençlik yıllarımda Hemingway’in kitapları sevdirmişti Paris’i bana.
Sıkıcı demir yığını Eiffel Kulesi eminim ki Sakine’nin de ilgisini çekmemişti hiç. Louvre Müzesi ve müzenin içinde bulunan Mezopotamya eserleri ve muhteşem Mona Lisa tablosu… Champs-Elysees’de kahve içmenin tadı, Luxembourg bahçelerinde seyrin keyfi, Notre-Dame Kilisesi’nin şaşırtıcı ve devasalığı, Seine Irmağı boyunca eski afişler, sahaflar… Ve devrimin zirvesi Bastille Meydanı…
Bu muhteşem Paris üç canımızı aldı işte… Tarihin, devrimin, romantizmin ve aşkın şehrini nasıl seveceğim artık…
Sakine’yi hayran olduğu Paris’te koparttılar bizden. Hiç tahmin etmiş miydi o sevgili şehrinin bir gün celladı ile tanışacağı mekan olacağını acaba?
Paris’e belki de son defa Sakine’yle vedalaşmak için gittim… Dünya’nın birçok yerinden binlerce insan akmıştı bu şehre o gün… Hissettiğimiz acı hepimizin yüreğine saplanmış bir ok gibi kanatıp duruyordu bizi. O gün sadece biz ağlamıyorduk, Paris’te ağlıyordu ama onunki utançtandı. Misafirleri olan Sakine’yi, Fidan’ı ve Leyla’yı koruyamamış, sahip çıkamamıştı…
Amed’de mahşeri figanlar arasında karşılamıştı ülkelerine hasret Kürt kadınlarını. Bir şehir yas tutuyordu, biz de şehir ile birlikte yas tutuyorduk. Kimse kimseyle konuşamıyor, Sakine’nin ve arkadaşlarının dostları olarak gözyaşlarımız ile selamlaşıyorduk.
Vuslat gecesi ardından Amed kızlarını Dersim’e, Nurhak’a ve Mersin’e uğurlamış, onların şehri olmanın, onların ruhuna ev sahipliği etmenin onuru ile ebediyete uğurlamıştı…
Sakine ile vedalaşmak için Dersim’e yola koyulanlar arasındaydım…
Paris’in o korkunç kasvet ve soğuğuna inat Kürdistan göz kamaştırıcı güneşi ile selamlamıştı kızlarını…
Dersim gururlu bir abide gibi karşılamıştı Sakine’yi. Dersim’in tüm zindeleri ağıtlar yaktı kızının ardından, o gün Kürdistan dağları, ovaları Tertelenin ağrısını, anısını, acısını bir kez daha Sakine ile andı. Dağlara, taşlara, ana ile bebelerin birlikte gömüldüğü kabirlere sinen ataların ruhu bizimle birlikte ağlıyordu…
Yangınlar, kahpe fakları, korku çığlıkları
Ve irin selleri aç yırtıcılar
Suyu zehir bıçaklar ortasından
Bir cana bir başa kalmışsın vay vay
Pasatsız duldasız üryan
Bir cana bir de başa
Seher vakti leylim leylim
Cellat nişangahlar aynasındasın…
Asi ve asil kadın Sakine, doğduğu topraklarda Seyit Rıza’ya, Besê’ye, Zarife’ye yoldaş oldu. O, vatanının özgürlüğü, halkının mutluluğu için direnen Kürdistan’ın Sakinesi idi. O Rosa Luxemburg’un, Jeanne d’Arc’ın ve dünyanın ve tarihin bilcümle devrimci kadınlarının yoldaşı idi… O bizim Sakine’mizdi…
Sakine’yi yalnız bırakmayacağız. Hep gideceğiz yanına, en güzel çiçekleri götüreceğiz en güzel arkadaşımıza. Diliyorum ki ona Kürdistan’ın özgürlüğünü ilk fısıldayan ben olurum…
Bir şeyi unutmadık… Mazlum ve Delil Doğan’ın ablası Serap Mutlu ile Sakine’yi örten toprağından birer avuç aldık. Ben, Sakine’nin toprağını onun yoldaşı ağabeyim Burhan’ın, Serap abla da Mazlum ve Delil’in kabrine serpti. Bir zamanların zindan direnişçisi dostlarını, yoldaşlarını kendi topraklarında ve kendi toprakları ile yeniden buluşturduk.
Fidan û Leyla… Hûn bi xêr hatin welatê xwe, hûn bi xêr hatin Kurdistan ê…
Sakine… To xer ame Dersim…
Işıklar içinde uyuyun Kürdistan’ın en güzel kadınları…
e.ciftci96@gmail.com
ESRA ÇİFTÇİ: Bizim Sakine!