Avrupa Futbol Şampiyonası, sürpriz sayılabilecek bir sonuçla, Portekiz’in şampiyonluğuyla sona erdi. Bir aylık uzun maraton, futbol seyircileri başta olmak üzere herkesin dikkatle kulak kesildiği iki hikaye de ortaya çıkardı: İzlanda ve Galler milli takımlarının başarısı. Bu açıdan Euro 2016, uzun süre konuşulacağa benziyor.

Onur Özgen, futbolu en iyi yazan isimlerden biri. Four Four Two dergisinde, hem takımların taktik/sportif performanslarına hem de hikayelerine dair yazılar kaleme alıyor. Onur’la hem Euro 2016’yı hem de ucundan kıyısından futbola dair başka şeyleri konuştuk.


Euro 2016 için kısa bir değerlendirme alarak başlayalım… Nasıl geçti senin için?

Özellikle Galler, İzlanda ve Macaristan, ellerindeki kadrolar ölçüsünde oynadıkları oyunlar ve aldıkları sonuçlarla herkes gibi benim de takdirimi topladı. Euro 2016 için ise görüşüm, bir geçiş turnuvası olduğu yönünde. Geçmiş yıllarda ortaya koydukları oyunlarla yenilemez hale gelen İspanya ve Almanya’ya karşı alternatif oyunlar üretildi ve başarılı da olundu. Kulüpler bazında Barcelona ile Bayern Münih’in, ülkeler bazında da İspanya ile Almanya’nın yenilebileceklerini gördük. Fakat bu anti-tez oyunların henüz tam olarak olgunlaşmış olduklarını söyleyemeyiz. Muhtemelen 2018 ve 2020’de daha sıkı turnuvalar izleyeceğiz.  


Peki ya İzlanda, Galler… Sen de onların taraftarı oldun mu? Neydi onları bu kadar sevmemizin sebebi?

Elbette. Futbol, içerdiği hikayelerle güzel olan bir oyundur. İzlanda da, Galler de futbolseverlere bol bol hikaye verdi. Örneğin eleme gruplarında Türkiye’yi de altına alarak Euro 2016’ya katılan İzlanda, her ne kadar Hasan Şaş‘a göre “Topu elle bile üç kez rakip kaleye götüremeyecek” bir takım olsa da, elbette buraya tesadüfen gelmedi. 320 bin nüfuslu ülkede İzlanda Futbol Federasyonu’nun (KSI) 2002’de yaptığı atılım sayesinde şu anda 800 lisanslı teknik direktör ve her okulda bir futbol sahası var. Oyuncularının tamamına yakınının 2002’de 10 yaşlarında olduğunu düşünürsek, bu 14 yılda aldıkları temel futbol eğitimi sayesinde önce Euro 2016’ya katıldılar, ardından İngiltere’yi eleyip çeyrek finale kadar yükseldiler.


Eduardo Galeano, meşhur kitabında, dünya şampiyonalarını anlatmadan önce o yıllarda dünyada olup bitenleri sayıp döküyor. Bu turnuva için de öyle bir giriş yapsak, Türkiye için ne söyleyebiliriz? Galiba Türkiye, “futbol asla sadece futbol değildir” klişesinin en çok oturduğu takım olmayı sürdürdü; yoksa yanılıyor muyum?

Simon Kuper’in o sözüne hiç katılmam. Benim için futbol sadece futboldur. Futbola, futbolla bir ilgisi olmayan yüce anlamlar yüklemeyi doğru bulmam. Ama Türkiye’de futbol sadece futbol değil, evet. Keşke olabilse, ama ne yazık ki değil. Zaten Türkiye’de hemen hiçbir şey sadece kendisi olamıyor. Buna müsaade yok. Hangimiz sadece kendimiz olabiliyoruz ki? Ne olmamızı isterlerse onu oluyoruz. Futbol da ne olmasını isterlerse o oluyor. Ve olmasını istedikleri futbolun da uluslararası arenada bir karşılığı bulunmuyor. Euro 2016 da bunun somut karşılıklarından biri oldu. 


Bu turnuvanın Türkiye için önemli vakalarından biri de sosyal medyada gündem olan “#KurdsSupportCroatia” etiketinde olduğu gibi, psikolojik bölünmenin bu vesileyle de görünür olması oldu. Bu mevzuda ne düşünüyorsun? Türkiye’de yaşayanların bir kısmının desteklemediği bir milli takım var karşımızda…

Bu başka ülkelerde de olabiliyor. Örneğin Türkiye’nin bir kısmının ilk maçta desteklediği Hırvatistan’da da Split şehrinin insanları, takımları Hajduk’un Hırvatistan Federasyonu tarafından hakkının yendiğini düşündükleri için turnuva boyunca milli takımı boykot etti. Türkiye’de ise durum biraz daha farklı. Ülkenin doğusunda yeniden başlayan kirli savaş, boşaltılıp yerle bir edilen şehirler, kaçırılıp haber alınamayan insanlar, katledilenler derken; tüm bunların yaşandığı yerlerde insanların kalkıp da ülkenin milli takımını desteklemesini bekleyemeyiz elbette. Fakat diğer yandan ülkede yaşananlar yüzünden 23 futbolcunun başarısız olmasını beklemek de çok sağlıklı bir bakış açısı değil. Nihayetinde çıkıp top oynuyor bu adamlar ve milli takımın çoğunluğu zaten Türkiye’de doğmamış oyunculardan oluşuyor. Örneğin 1998 yılında Danimarka’da doğmuş Emre Mor’un, ülkedeki saçmalıklarla ne gibi bir ilgisi olabilir ki? Ama öyle işte. Galiba Türkiye’de yaşanan hiçbir şeyde mantık aramamak en mantıklısı. 


Amedspor’u takip ettin mi? Onun futbol yaklaşımı ve başına gelenler hakkında ne düşünüyorsun?

Türkiye Kupası’ndaki başarılarını takdirle, bu başarılarının neticesinde gördükleri muameleleri de ibretle takip ettim elbette. Özellikle Diyarbakır’daki Fenerbahçe karşılaşması öncesinde, “Çocuklar ölmesin, maça gelsin” pankartı yüzünden ceza almaları çok acayipti. Halbuki o pankartın arkasında Fenerbahçeli futbolcular da sıralanmışlardı. Onları da tebrik etmek lazım. Ama Türkiye Futbol Federasyonu ve onu yönetenler, ikiyüzlü bir şekilde Fenerbahçeli futbolculara hiçbir ceza veremedi, sadece Amedspor’u cezalandırdı. Ardından Ankaragücü maçında şeref tribününde Amedspor yöneticilerinin linç edilmesi... Umarım bir gün herkesin bu yaşananları utanarak hatırlayacağı bir ülkede yaşarız.  


Sen futbolu en keyifli yazanlardan, ilgi çekici detaylarıyla ilgilenenlerden birisin. Gerçekten halen futbol, bu kadar keyifli bir şey mi? “Endüstriyel futbol” meselesi, takım tutarken, sahadaki futbola dair söz söylerken canını sıkmıyor mu? “Futboldan konuşuyoruz ama esas olay futbol değil ki” gibi bir his mesela, oturmuyor mu?

Güzel sözlerin için teşekkür ederim. Futbol, hayatta keyif aldığım birkaç şeyden beri. Ve bence evet, halen keyifli bir şey. Tadını kaçıran onca şeye rağmen, İngilizlerin bulmuş olmasından dolayı mı bilmiyorum ama hâlâ zevk veriyor. Endüstriyel futbol, futbolun şeklini değiştirse de muhtevasına dokunamıyor diye düşünüyorum. Büyüleyici olan ne varsa da o muhtevasında yatıyor. 

Diğer yandan, elbette futbol dünyadaki en önemli şey değil. Ülkenin veya dünyanın bir yerinde bir bomba patlayabiliyor, yüzlerce insan ölebiliyor ve siz o an oynanan bir maç hakkında yazabiliyor, konuşabiliyorsunuz. Saçmalık aslında. Ama şöyle de bakabiliriz: Hayatımız zaten ziyadesiyle politikayla dolup taşmış durumda değil mi? Troçki bile, “İnsanlar sadece politikayla yaşayamazlar. Sanatın ve edebiyatın da insanların güncel yaşamına girmesi gerekir” der. Tabii Troçki’nin zamanında ilk modern olimpiyat oyunları bile yeni yeni düzenlendiği için sanat ve edebiyata sporu da eklemek aklına gelmemiş olabilir. Onu da biz eklemiş olalım. 


 “Alternatif futbol” ne kadar gerçek bir seçenek bugün? “Futbol borsada değil, arsada güzel” diyoruz ama bunu başarmaya çalışan işler ne düzeyde? Alternatif ligler, kulüpler…

Eğer yarışmacı hedefleriniz yoksa bu da bir seçenek ve olması da gereken bir seçenek. İtalya’da Livorno, Almanya’da St. Pauli bunu yapıyorlar örneğin. Hiçbir zaman İtalya’nın ve Almanya’nın en büyüğü olmak gibi bir hedefleri yok bu iki kulübün. Ama endüstriyel futbolun dışında durup yarışmak bir hayal. 


Futbol denilince devrimci hareketlerle ucundan kıyısından ilişkilenenlerin kafasında hemen başka bir ampul de yanar: Acaba devrimci mücadele için de bir araç olabilir mi? Buna dair örnekler de var; mesela en çok Bulgaristan örneği veriliyor. Böyle bir yanı da olabilir mi futbolun? Yani o kadar kaba politik düşünmesek bile, toplumsallığa dair düşünebilir miyiz?

Elbette, futbol ve futbol taraftarlığı toplumsal olaylarda veya bir ülkenin yeniden şekillendirilmesinde çok önemli roller üstlenebiliyor. Osmanlı’nın son dönemlerinde kurulan spor kulüplerinin çoğunluğu İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri tarafından kurulmuştur örneğin. Veya İngiltere’deki futbol kulüpleri ikiye ayrılır: İşçi sendikaları tarafından kurulan kulüpler, Kilise tarafından kurulan kulüpler. Daha yakın zamana gelirsek, Yugoslavya’yı iç savaşa ve sonunda dağılmaya götüren süreçte Dinamo Zagreb-Kızılyıldız maçında çıkan olayların büyük etkisini görürüz. Ya da Gezi Parkı’ndaki eylemlerde de taraftar gruplarının ne kadar etkin rol oynadıklarını gördük. 

Ama “devrimci mücadele için futbol bir araç olabilir mi?” sorusuna çok net bir yanıt veremem. Açıkçası Beşiktaş’ın şampiyonluk maçı sırasında dışarıda devrim olsaydı, herhalde maçın bitmesini beklerdim. Benim gibi milyonlarca rahatsızın yaşadığını da düşünürsek, çok kolay olmayacağını düşünüyorum.


Türkiye’nin de, Terim’in de dünyada saygınlığı yok


Fatih Terim’i bu kadar vazgeçilmez, “hikmetinden sual olunmaz” yapan nedir? Sportif başarıları mı, başka işler mi var? Sence nasıl bir teknik direktör Fatih Terim?

Öncelikle Fatih Terim’den haz etmeyen bir insan olarak, Terim’den haz etmeyenlerin genelde söyledikleri gibi, “Teknik direktör filan değil” gibi bir görüşüm yok. Terim, bu ülkenin yetiştirdiği en iyi teknik direktörlerden biri. 1996-2000 arasında Galatasaray’la kazandığı uluslararası başarılar da bunun bir göstergesi. Ancak nasıl hayat durmadan değişiyorsa, futbol da değişiyor ve teknik direktörlerin de oyun hakkındaki teorilerini, buluşlarını sürekli yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor. Terim, 2000’de UEFA Kupası’nı kazandıran teorilerini ve buluşlarını aradan geçen 16 yıl boyunca yeniden gözden geçirmeye hiç gerek duymadı. Bence buna hem egoları hem de ülkenin şartları izin vermedi. Türkiye hiçbir zaman kendisinden bunu beklemedi ki! Böylece Terim, hem siyasi iktidardan ve medyadan gördüğü koşulsuz destek sayesinde hem de ülkede işlerin genelde yürüdüğü gibi bol bol hamasetle, kendisini yenilemeye gerek duymadan kariyerine devam etti, ediyor. Ama tıpkı Türk futbolu gibi onun da uluslararası arenada saygıdeğer bir yeri bulunmuyor.


En keyifli: İtalya


Euro 2016’da sana en fazla seyir zevki veren takım hangisiydi?

Bu, futbol gözümüzle ilgili bir şey. Kimi takımlar daha çok topa sahip olarak oynarlar ve bu çoğu insana daha zevkli bir oyun gibi gelir. Kimi takımlar ise kazandıkları toplarla hızlı çıkmaya odaklı bir direkt oyunun peşindedir. Ben ise bu iki oyun tarzına da yatkın takımların oyunlarından daha zevk alıyorum. Euro 2016’da bu yaptığım tanıma en uygun takım ise İtalya’ydı. Sıkıcı maçları olmadı mı? Evet, oldu. Örneğin İsveç ile oynadıkları maç inanılmaz sıkıcıydı. Ama özellikle İspanya maçında ortaya koydukları oyun, benim için ders niteliğindeydi. Xavi de bu maç sonrasında Antonio Conte’nin “Barcelona-Atletico Madrid karışımı” bir oyun oynattığından bahsetmişti. Çok doğru bir tespitti. 


En kötü üçlü: Türkiye, Rusya, Avusturya


Türkiye için bazıları, “Turnuvanın en kötü futboluyla elendi” diyor, öyle miydi? Türkiye’nin turnuvadaki sportif performansını nasıl değerlendiriyorsun?

Rusya ve Avusturya’yla birlikte en kötü futbolu oynayarak elenen üç takımdan birinin Türkiye olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, evet. Bu üç takım dışındaki her takımın bir planı var gibiydi. Türkiye, Hırvatistan ve İspanya maçlarında turnuvada yeri olmayan bir oyun ortaya koydu. Ardından Çek Cumhuriyeti karşısında birkaç yanlışından vazgeçince kazandı ama İtalya, İrlanda’ya kaybedince eleme gruplarında en iyi üçüncü olarak katıldığı turnuvada bir kez daha en iyi üçüncüler arasına ismini yazdırarak bir üst tura çıkma şansını elde edemedi ve futbol adaleti adına olması gereken oldu. 


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ


Portekiz, 'sürpriz' yaparak Euro 2016'yı şampiyon olarak tamamladı.