"Bana dört tane güzel şey söyle" diyor öğretmen.

Sarıca bir oğlan belki 6 yaşında henüz, kikirdeyerek başlıyor saymaya:

"Ay... güneş... çiçekler... ve oyun"

Gülüşüyor tüm sınıf...

***

Hayatın tüm duvarlarının uzağında adına hastane denen yarı yıkıntı, çokça unutulmuş bir mekan... İçeride, dışarıda; sınıf gibi bir yerde, pencerede, kapının önünde, girişinde duran, oturan, kendi kendine konuşan kadınlar, erkekler...

Hepsinin yüzünde belirgin bir eksiklik var.

"Bu dünyada çirkinlik kıtlığı yok" cümlesi yürüyor bir yerde...

Ve bir kadın dua kitabından satırlar okuyor sessizliğe.

"On telli ut ile senin adına övgüler dizeceğim."

Tanrıya yakarıyor, ona güzel şeyler söylüyor ve bunca içten güzel dileklerin karşılığında tanrıdan "iyi niyet" umuyor; güzelliğin güzellik, sağlığın sağlık olmasını...

Sonra uzuvları eksik ya da parçalanmış, şekli bozulmuş insanlar hızla geçiyor.

Cüzzamlılar evi burası...

Akşam olunca yüksek ve yaşlanmış ahşap kapısı dünyaya kapanan... İçindekileri önce tanrının sonra tüm kainatın unuttuğu ve unutmak istediği.

Ve Füruğ usulca, aşkla yakarıyor tanrıya:

"Bütün uzuvlarım senin kitabında yazılı." Yazılıydı oysa...

Her bir insan olması gerektiği gibi anlatılıyor o kitapta. Ama bu eve bakıldığında tanrı bilerek mi unuttu acaba? Hepsi yarım... Kadınlar, çocuklar, gençler... Kiminin yüzü, kiminin elleri, ayakları... Kulakları yok birinin, erimiş. Gözleri yanmış gibi çoğunun, bir gözkapağı inip alt gözkapağına yapışmış saçları gürül gürül bir kadında... Oğlan çocuklar, en çok da onlar, yüzlerinin ortasında eğilmiş, erimiş uzuvlarıyla duvar dibinde oturan yüzü sömürge topraklar gibi talan edilmiş adamdan farksızlar şu anda. Böyle mi büyüyecek delikanlı olacaklar? Gönülleri bir tam aşka bu kadar yarımlıkla mı düşecek? Düşecek mi ya da?

"Bana üç tane çirkin şey söyle" diyor öğretmen.

Sınıfın ve ait olduğu evrenin içindekileri düşünerek, başlıyor saymaya çocuk:

"Eller... ayaklar... baş..."

Sınıf birbirini inceliyor, gülüşmeler buzdan kılıç.

***

Doktor giriyor devreye:

"Cüzzam yoksullukla yan yanadır. Tedavi edilemez değildir aslında, gösterilecek özen hastalığın yayılmasını durdurur."

Yaşamla sınır arasındaki ilişkiyi düşündürtüyor. Uç, sınır, kıyı kelimeleri  yaşamla ilişkilendirildiğinde "biri beni fark edebilir mi" ya da "lütfen yardım edin" anlamını yükleriz. Doğrudur da. Zihinsel olarak "uç"lara savrulmak, kuralları konmuş düzenin dışına çıkmaktır. Bedensel olarak bir şeyin kıyısında durmak, biraz sonra o son ince desteği de itekleyerek yaşamın yükünü omuzlardan atacak demektir.

"Bana içinde ev geçen bir cümle yaz", diyor bu sefer.

20'lerini ortalamış bir adam, ne kadar karamsarlık varsa yüzüne iğnelenmiş, tüm sınıfa göz gezdiriyor. O sevimsiz kocaman ahşap kapıyı kapatıyor ve birbirine benzeyen bozulmuş insanlar kapının içinde kalıyor. Adam dönüyor tahtaya, içinde "ev" olan bir cümle yazıyor:

"Ev karadır"

Sonsuza giden dili çözmüş gibi bitiyor film...

Şair Füruğ Ferruhzad'ın sinema alanındaki ilk çalışmasıydı "Kara Ev".

Tebriz’de bulunan cüzzamlılar evini önceden herhangi bir kurgu ya da plan yapmadan bu şekilde anlatmayı tercih etti. 1962 yılında yaptığı filme "Khaneh Siyah Est" adını verdi.

Ev karadır, yani...