
Haklı olarak medya virüs salgınının seyri hakkında haberlerle dolu. Köşe yazarları alınan önlemleri ya destekliyor ya da eleştiriyor. Bu arada virüsün yayılmasıyla ilgili abuk sabuk komplo iddiaları birbirine karışıyor.
Bunlar olurken güya akademisyen ve de Erdoğan’ın bilim kurulu üyesi bir adam, "Allah’ın nüfus planlamasından” söz ediyor. Buna göre Allah insanlara bugünkü ortalama ömrün yarısını vermişmiş. Ama münkirler insan ömrünü uzatınca, devreye virüsler girmişmiş. İnanılır gibi değil ama bu akademisyen tezini Malthus’un nüfus teorisine dayandırıyor. Malum Malthus’a göre nüfus geometrik hızla artarken besin ürünleri aritmetik hızla arttığı için bu gidişle insanlık kıtlıktan yok olacak.
Karl Marks ve Engelse Malthus’u yerden yere vurmuştu. Onun "fazla nüfus” dediği fenomeni kapitalizmin yarattığını, bizzat yarattığı bu işsiz fazla nüfusa dayanarak çalışanlar üzerindeki sömürüyü azami hale getirdiğini kanıtlamıştı. Sonraki endüstriyel-teknolojik gelişmeler Mahthus’u çürüttü. Ama adam hala konuşuyor. Nüfusu savaşlarla, soykırımlarla, salgın hastalıklardan yararlanarak "dengeleme” yanlıları bu zırva teorilere dayanıyor. Yaşlı nüfustan kurtulmak, böylece onlara yönelik emeklilik, sağlık, bakım masraflarını kapitalist birikime kazandırmak günümüzün gerçekliğidir. Darvin’in "evrim teorisine” düşman olanlar, şimdi "güçlü yaşasın, güçsüz ölsün” parolasıyla sosyal Darvincilik yapıyor.
Vesaire, vesaire…
Şimdi bunları ya da benzerlerini yazmanın bir anlamı var mı?
Konuyu anti-kapitalist ajitasyonla ve Erdoğan rejimini deşifre etmekle sınırlamak çözüm mü?
Mücadelenin bugün geldiği aşamada böyle yapmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Esas sorun başka yerde.
Ne diyeceğimizden çok, artık ne yapacağımızı konuşmak gerekmiyor mu?
Salgın az sonra sosyal bir kargaşaya neden olacak. Toplumun sosyo-psikolojisi kökten değişecek. Çaresizlik öfkeye dönüşecek. Türk ekonomisi Çin’le, ABD’yle, Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya ile kıyaslanmaz ölçüde çökecek.
Daha şimdiden Saray’ın karanlık dehlizlerinde devletin böyle katastrofik bir krize hazırlık yaptığından şüphe bile edilemez. Onlar virüsle tıbbi mücadelenin değil, salgının yaratacağı kaotik durumda ne yapacaklarını, bilelim ki, büyük bir soğuk kanlılıkla planlıyorlar. Çıkmaza girdikleri anda ortada ne TBMM kalır, ne muhalefet, ne de medya ve sosyal medya. Uluslar arası kamuoyunun içe döndüğü, herkesin kendi derdine düştüğü şu ortamda Saray rejimi ülkeyi kana boyamaktan kaçınmaz. Tüm sermaye el değiştirir. Halk inanılmaz bir sefalete sürüklenir.
O halde bizim şimdi temel meselemiz "ne yapmalı” meselesidir. Kriz zirve yaptığı anda nasıl bir örgütlülük ve mücadele taktiği izleyeceğimizi şimdiden düşünmeliyiz. Benim bu konuda bir reçetem elbette yok. Bu bir örgüt meselesidir.
Ancak söylenecek birkaç husus var: En başta krizin tepe yaptığı ana "hazırlık" düşüncesini yaygınlaştırmak gerekir. Ayağa kalkmaya hazır olma psikolojisini sistematik olarak, şu anda evlerine kapanan insanların zihninde canlı tutmak birinci iştir. Gün gelecek evlerimizde ölmemek için virüse rağmen serhildan için evlerimizden çıkmak zorunda kalacağız. Hazır olalım. Her aile kendi içinde "son çare"leri düşünmeli. Kıtlık olursa, Saray rejimi evlerimizi bize mezar yapmaya kalkarsa ne yapabiliriz?
İkincisi pratik bir önlem: Haberleşme. Evlerdeki izolasyon haberleşmeyi sınırladı. Şimdi internet ve telefon aracılığı ile etkin bir haberleşme ağına ihtiyaç var. Bir kişi on kişiyle iletişim halinde olursa, o on kişinin her biri de onar farklı kişiyle bağlanırsa, böylece bağlantılar geometrik diziyle çoğaltılırsa, tüm Kürdistan birbiriyle bağlanmış olur. Saray ordusunun girdiği ve zulüm yaptığı her evden anında tüm Kürdistan bilgilenir Bu zulüm tavan yaptığı zaman bu iletişim ağı "eyleme” karar verir.
Basit şeyler söylediğimi biliyorum. Ama salgının birkaç ay içinde yaratacağı amansız saldırılara karşı önlem almak için işe basitten başlamak gerekir. Şimdi, hemen, hazırlıksız ve örgütsüz "direnişten” söz etmiyorum. Zaman kaybetmeden direnişe psikolojik olarak hazırlanmak gerekir diyorum.
Erdoğan ne diyor? "Virüs salgınını fırsata çevireceğiz.”
O halde biz de Erdoğan’a "fırsat” vermemek için patlayacak sosyal krizden demokratik, devrimci yolla çıkmanın psikolojik ve ideolojik hazırlığını yapalım.
Evlerimiz hepimize mezar olmadan, son ekmek dilimimiz tükendiğinde çocuklarımız açlıktan ölmeden "ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz?” diye düşünelim.
Örneğin kadın erkek gençler şöyle sormalı:
Hem virüsün hem de devletin olmadığı bir yer var mı? Havadar bir yer. Bulutların başımıza değdiği, böcekleri, geyikleri özgür bir yer? Virüse ve Saray’a zirvelerden bakan bir yer?
Böyle bir yer var mı gerçekten?
Quto bana "var Veysi abe, ben birazdan Qırıx abem ve Ayşo Xwişkimle gidiyem” dedi…
"Dayik ile Bavo ne olacak” diye sordum.
"Onlar da ardımızdan günü geldiğinde evden çıkacaklar” dedi.