İlkel katiller gözlerini kırpmadan en vahşi yöntemlerle doğayı, insanı, hayvanı katlediyor. Ve Stefan Zweig’in ruhu bu vahşet karşısında Brezilya’da değil ama Türkiye’de yeniden intiharla yaşam arasında uçurum oluyor.
Zweig “Yıldızların Parladığı anları” durup dururken yazmamıştı elbette. Hitler faşizminin yaygınlaştığını hissettiği bir anda “yıldızlar parlamıyor” artık deyip ruhunu uçuruma atıvermişti. Ne yazık ki bugün de aynı atmosfer içinde yaşıyoruz ve yıldızlar parlamıyor.
Yaşanan kaos karşısında çığlıklar, sevinçler birbirine karışmış, herkes birbiriyle “suç ortaklığı” içinde yaşıyor. Her güne dehşetle uyanıyoruz. İnsanlar, hayvanlar, börtü böcek ne varsa mutsuz. Ölümler karşısında umudu canlı tutacak pek bir şey göremiyoruz açıkçası.
Çocukken köle olarak satılan Latin komedi yazarı Terentius; “Ben insanım, kendimi insanca olan hiçbir şeye yabancı saymam” demişti. Peki, insanca olan şeylerimiz nelerdi? Öyle sanıyorum ki insanı, insan yapan yani insanca olanlar insanın yarattığı değerlerdi. Ve insanın yarattığı değerlerler karşısında erdemli davranması yani düşünce, duygu ve davranışlarıyla erdemlerinin arkasında olmasıydı. İşte ancak bu zamanlarda yıldızlar parlıyordu. Birileri “evreka evreka!” deyip çırılçıplak hamamdan kendini dışarı atıyor. Bir diğeri yeni kıtalar keşfetmek için ilkel araçlarla okyanuslara açılıyordu…
Kendini hamamdan dışarı atan ve okyanusları aşan erdem nerede şimdi? Elbette düşünce, duygu ve davranışlarıyla insanın erdemlerinin arkasında durmasını herkesten beklemek de hayalden başka bir şey değil atık. Çünkü hem insan hem de uluslar karşısındakini yok etmek için akla hayale gelmeyen yöntemler ve silahlar üretmiştir. Elbette bu durum sadece çağımıza özgü bir durum değil, her çağın insanı ve toplulukları için de geçerli onlar da kendi olanakları ölçüsünde yöntemler ve silahlar üreterek yok etme güçlerini kullanmışlardır.
Böylece kurban ve zalim ikilisi yaşamın ve kültürlerin ruhuna yapışmış onları yok etmeye devam ediyor. Zalimler de insanca olan durumları kendilerinden uzak gördükleri ve bu değerlere yüklenen duyguyu hissetmedikleri için insan olma sınavında çuvallamaya devam ediyor. Bu aynı evde yaşayan kardeşler arasından başlayarak toplumların ve ulusların tüm katmanlarına virüs gibi yayılmış durumda. Geçmişte olduğu gibi bugün de “kurban” zalimini bekliyor.
Bu yazıyı yazdığım 2 Temmuz günü Sivas yangınından sağ kurtulan bir arkadaş o barbarlığı anlatırken hala yaşadığına inanamıyordu. Tüm bedeniyle yaşadığı dehşeti anlatıyor ve o travmanın yarattığı hasarı onaramadığını söylüyordu. Hangi katliamı anlatalım? Bu katliamların insan üzerinde bıraktığı travmayı nasıl tarif edelim?
Ve ne yazık ki 24 yıl önce benzin taşıyıp, tekbir getirerek insanları diri diri yakan o kanlı eller üç gün önce İstanbul Atatürk Havalimanı’nda ellerindeki makinalı silahlar ve intihar yelekleriyle 45 sivil insanı katlettiler. Yani katiller sadece silah değiştirdi, zihniyet ise aynı kaldı.
Bu ülkenin hangi bölgesine, hangi kentine gitseniz hafızanız size orada daha önce yaşanan katliamı hatırlatıyor. En son Lice, yardım yataklıktan mahkûm edilip ateşe verildi, hala cayır cayır yanıyor! Ormanlar, hayvanlar, böcekler, karıncalar ne suçu işlediler acaba?
Bu yaygın şiddet ortamı aynı zamanda yaygın endişeyi, korkuyu ve tutarsızlığı da yaygınlaştırdı. Ve “Yıldızlar parlamıyor artık.” İnsan erdemlerinin arkasında durmuyor.
Yıldızlar parlamadıkça, insanca yaşam ellerimizin arasından kayıp gidiyor. “Kendimizi uçuruma bakarken” buluyoruz. Yaşamın galipleri varsa bu galibiyet bukalemunların hanesine yazılıyor bu sefer de… Bizim de en kısa sürede bu şiddet ortamına son verecek olan Barışın Şifresini bulmamız lazım. İnanın Türkiye’de yaşayan insanların “Evreka evreka” diye sokaklara dökülmeye çok çok ihtiyacı var.