Umutları yarım kalmışlara
yarınlara çiçek ekeceğiz, unutma
Ve bir sabah, şafak vaktinde
Tepeden tırnağa hasret bir ülkeye
yürek dolusu özgürlük salacağız.

            (İdris Güzel)

Kürt siyasetçi-şair İdris Güzel, 1982 yılında Amed zindanında gerçekleşen 14 Temmuz Ölüm Orucu’nun yaşayan tanıklarından. 10 yıllık tutukluluk sürecinde çok sayıda açlık grevi eylemine katılan veya şahit olan Güzel, zindan direnişlerini eylemcinin gözünden anlattı. Kürt özgürlük mücadelesindeki zindan direnişi geleneğini başlatan 1982 ölüm orucuna ilişkin “Dışarıda tek bir ışık, tek bir moral destek sesi yoktu. Ve üstelik cezaevi yönetiminin ölüm orucunu kırmak için psikolojik, fiziki olarak müthiş yüklenmesi vardı. Artık her şey kişinin iradesine kalmıştı” diyor.

Sayın Güzel, şiir yazıyorsunuz, Özgür Politika’da köşe yazıları yazdınız, zaman zaman da Yeni Özgür Politika’da yazılarınız çıktı. Siyasetçi ve şair kimliğinizin yanı sıra uzun süreli cezaevi yaşantınız da oldu. Tutuklanma ve cezaevlerinde açlık grevleri ile söyleşiye başlayalım. Nasıl bir süreç yaşadınız?
4 Nisan 1980 tarihinde Êlîh’te (Batman) yapılan genel bir polis operasyonunda gözaltına alındım. Yaklaşık bir aylık polis sorgusundan sonra, Diyarbakır savcılığı tarafından “PKK örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandım. Mahkemede siyasi savunma yapmam nedeniyle yönetici olarak yargılandım ve Türk Ceza Kanunu’nun 168/1 maddesinden en üst cezayı aldım. Yani 27 yıl ağır hapse mahkum edildim. 1987’ye kadar Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde kaldım. Bu tarihten sonra önce Urfa, daha sonra da Ceyhan’a sürgün edildim. Turgut Özal döneminde yapılan ceza indirimi yasası sonucu şartlı tahliyeden yararlanarak 1990 Şubat’ında tahliye oldum.
1982 yılındaki 14 Temmuz büyük ölüm orucu eylemine ben kendim katılmadım. Fakat o süreçleri yaşadım ve olayların içindeydim. Her şeye yakından tanığım. Sayısız açlık grevi eylemlerine katıldım. Bunların bir bölümü kısa süreli, bir bölümü de uzun süreli açlık grevleriydi.

Bir tutsak açlık grevi kararı alındığında ne hisseder, nasıl süreceği ve nasıl biteceği ile ilgili tasavvuru nedir? Karar alma aşamasında nasıl bir zihinsel mücadele içine girer ve nihayet karar verir?

Açlık grevleri, bir hak arama, bir tepki, bir protesto biçimidir. Bir mücadele yöntemidir ve tek yöntem de değildir. Cezaevindeki insanın çıplak bir yüreği dışında başka hiçbir imkanı yoktur. Bir tutsak hiçbir zaman açlık grevi kararı almak istemez. Devamlı içeride olmanın verdiği sıkıntı zaten çok ağırdır. Tutuklu bunu daha başka zorluklarla büyütmek istemez. Doğrusu budur. Ancak, tutukluların bazı temel hakları keyfi olarak elinden alınırsa, onun başvuracağı tepki biçimleri, hak arama yöntemleri olsa da açlık grevi hem dışarıda kamuoyu oluşturmak hem de eylemi zamana yayarak baskıcı veya kısıtlayıcı güç üzerinde etki kurmak bakımlarından daha sonuç alıcı bir yöntem oluyor.
Tutsak açlık grevi karar sürecine katılmışsa, kendisi de kararda gönüllü yer aldığı için çok rahattır. Fakat yine de uzun süreli açlık fikri rahatsız edicidir. Kuşkusuz, grevci daha fazla uzamadan kısa sürede sonuca gitmek ister. Yine de uzun süreli kendisini psikolojik olarak hazırlar. Grevcinin böyle bir hazırlığı yoksa zorlanabilir. Açlık grevleri kararları kolay alınmaz. Bir dizi tartışma ortamı oluşur. Birey, başka yol kalmadığına inanırsa böyle bir karar alabilir. Yani içerideki insan için son başvurulacak bir mücadele biçimi oluyor.
Açlık grevi eylemi çok riskli olduğu için sakat kalma, ölme gibi ihtimaller üzerinde eylemci bir şey düşünse de ilk günlerde bu tür düşünceler öne çıkmaz. Fakat eylem uzadıkça iradi-kararlılık durumları 25-30 günden sonra bir riskler ihtimali çatışmaya başlar. Doğal olarak eylemci artık iradesine yüklenmek zorunda kalır. Bu aşama kendisiyle müthiş bir boğuşma dönemidir. Ve eylem için tehlikeli aşamadır. 30 günden sonra vücut derisi bozulduğu için psikolojik etmenler de hassaslaşıyor.

Açlık grevinin ilk haftasından sonra bir yandan bedenine ve beynine sirayet eden açlık hissini kovmaya ve onunla başetmeye çalışırken, düşünsel olarak nasıl bir irade ve rota belirlemeye çalışır?

Açlık grevi eyleminin ilk iki günü mide açısından çok kötü olur, çünkü mide yukarıdan her zaman bir şeylerin geldiğini bilir. Birden her şey kesilince iradi hususlar değil ama fiziki olarak midede bir boşluk oluşur. Giderek mide-bağırsaklar daralmaya, içten bozulmaya başlar. Fakat ilk, ikinci, üçüncü gün aşılırsa, eylemci artık çok fazla açlık hissi duymaz. Ama bu açlık hissi hiç kaybolmaz, devam eder. 
Eylemci, bir hafta içinde bu açlık hissiyle daha fazla boğuşur. Eylemle birlikte vücudun doğal dengesi artık bozulmuştur. İlk günlerde vücut, biriken kaba yağları tüketmeye başlar. Henüz beyinle ilgili çok fazla problem yoktur. Ancak eylem ileri bir süreci geçerse, örneğin 40. günden sonra vücut, beyin hücrelerine yönelir ve giderek 50. günden itibaren beyindeki hücreleri de terketmeye başladığını hisseder...
Açlık grevi eylemcisi bütün bu süreçlerde düşünceye yüklenerek bu vücudun erimesine karşı direnir. Bunun dışında yapılacak bir şey yoktur. Düşünce anılara ve gelecek günlere kilitlenir. Bu nedenle eylemci, düşüncesinde dışarıda kendisine bir destek mesajı bekler. Moral-motive sorunu artık çok önemli olur. Eylemci ne yaptığını, niçin bu eyleme girildiğini biliyorsa düşünce rotasını devamlı güzel duygulara, kendisine moral veren değerlere yönlendirir. Başka çaresi yoktur. Eylemci ya böyle yapacak ya da bırakacak. Ortada bir durum zaten söz konusu olmuyor.

Zaman uzadıkça bedeni saran hem fiziksel hem de zihinsel kemirmeler nasıl olur? İnsan bedeninin hangi parçaları sinyaller vermeye başlar?

Zaman uzadıkça fiziksel ilk belirtiler, kilo kaybı, buna paralel  olarak yorgunluk, halsizlik, başdönmesi olur. Zaman daha da uzarsa bu kez devamlı uzanma ve öyle kalma durumu başlar. Bu aşamada artık fizikteki erimenin bütün biçimleri gelişir. Henüz beyin hücreleri sağlamdır. Fakat vücut tüketecek bir şey bulamazsa son olarak beyne hücum eder, nefes almada zorluk, gözlerde kaymalar, beyinde uğultu, çınlama başlar ve giderek görme sinyalleri kaybolur. Ama bilinç eylemcide hala yerindedir. O kolay kolay kaybedilmez.
1982 ölüm orucu, arkadaşların tecrübelerinden bize aktarılan, kalan bunlardır. 50. günden sonra eğer eylem ölüm orucu biçimindeyse kesinlikle bitkisel hayat sürecine girilir. Ama açlık grevleri biraz daha değişik olduğu için burada tuzlu, şekerli sıvılar alınıyor. Bu nedenle açlık grevi eylemcileri hemen o günlerde bitkisel hayata girmez. Fakat kesinlikle onlar da 50 günden sonra yatağa bağımlı hale gelirler ve vücutları hızla daha fazla erimeye başlar.

Bedenin dayanma gücü tükendiğinde irade harbinde yenilmemek için insan hangi erdemlerine sığınır; ahlaki üstünlük ve onurun, geleceğe projeksiyonla bütünleşmesi nasıl sağlanır?

İrade savaşını kazanmak her koşul altında zordur. Beden, fiziki olarak tükenince, iradeye yüklenecek güç de kalmıyor. Fakat iradesi biraz güçlü olan için bu durum fazla sorun olmayabilir. Çünkü eylemci zaten iradesini bu savaşı kazanmaya  kilitliyor. Eylemci ne düşünürse düşünsün, sonuçta amaca kilitlendiği için öyle çok sarsıntı geçirmez. Yalnız burada dış psikolojik etmenler önemlidir. Eylemci, ses ve diğer rahatsız edici söylemlere, telkinlere karşı aşırı tepkiler verebilir. Bu doğaldır. Ancak kilitlenme yeterince yapılmamışsa bu psikolojik etkiler eylemciyi olumsuz bir rotaya koyabilir. Bu nedenle eylemci, psikolojik etmenlere karşı da kendisini hazırlamak durumundadır. Tanık olduğum bir açlık grevi eylemcisi her şeye dayanabilirdi ama bir sese tahammülü yoktu ve çıldıracak gibi oluyordu.
rade savaşında eylemcinin bir tek silahı vardır; inanç ve umut, bunun dışında tutunacağı fazla bir şey kalmamıştır. Bu açıdan dıştan gelecek en küçük bir destek bile onu, kararsızlığa itebilecek düşüncelerden arındırabilir. Bu destek yoksa artık her şey onun irade gücüne kalıyor. 1982 ölüm orucunda, cezaevinde biz kitlesel olarak direnişe geçerek bir destek sunmuştuk. Fakat dışarıda tek bir ses, tek bir ışık, tek bir moral destek sesi yoktu. Ve üstelik cezaevi yönetiminin ölüm orucunu kırmak için psikolojik, fiziki olarak müthiş yüklenmesi vardı. Böyle bir koyu karanlık ortamda eylemci sonuna kadar gidebiliyorsa bu gerçekten büyük bir iradi savaşı kazanma anlamına geliyor. Yani artık her şey kişinin iradesine kalıyor.
O yıllarda İrlanda’da IRA’nın bazı militanları da bu iradi savaşı kazanmışlardı. Onların sosyalizme, özgürlüğe olan derin bağlılıkları bu sonucu yaratmıştı. Hakikat her yerde hakikattir. Bizde veya başkasında bu inançlar o kadar çok içselleşmiş ki, bu sonuca ulaşılıyor. Neden başkasının bu tür eylemleri yoktur? Yalnızca özgürlük mücadelesi veren halklarda veya bireylerde oluşuyor? Burjuvazi egemen bir güçtür ancak böyle bir eylemi yoktur. Yani onlar aç kalamaz. Bu durumun iyi anlaşılması gerekir. İdealler, amaçlar farklı da olabilir ama sonuçta ölümle sonuçlanan bir eylem kaybetme değildir, bunu iradi savaşı kazanmak olarak yorumlamak gerekiyor. Bir insanın 60 günde, hergün her saat ölmesi öyle sıradan, basit bir ölüm biçimi olmuyor. Kendini yakma eymemi de çok zorludur ama onun zaman süresi çok kısadır. Ölüm orucu veya açlık grevleri öyle değildir. Burada zamana karşı, her şeye karşı direniliyor.

Taleplerin karşılanmayacağını bilmek ne kadar ağırdır?

Her açlık grevinin veya ölüm orucunun mutlak bir talebi olur. Bu durum eylem biçiminin doğasını şekillendiren bir husustur. Talebi olmayan bir açlık grevi olabilir mi? Veya salt ölmek için ölüm orucuna giriyorum denilebilir mi? Hayır. Ölmek isteyen biri, mutlak bir yolunu bulur. Ama bu hiçbir zaman ölüm orucu veya açlık grevi ile olmaz. Bu nedenle bu eylem biçiminin talepleri şu veya bu düzeyde mutlak olmuştur. Talepler, siyasal olabileceği gibi bir hak alma, bir haksızlığı giderme, bir tepki gösterme biçiminde de olabilir.
82 ölüm oruçların da talebi vardı; cezaevlerindeki işkencelerin tümden durdurulması ve mahkemelerde siyasi savunma hakkının tanınması yönündeydi. Fakat bu talepler defalarca öne sürülmesine rağmen karşılanmadı. Ancak 82 ölüm orucunun şöyle tarihi bir yönü de vardı; madem bu talepler karşılanmıyor, bundan sonra da bu ihtimal yok, ama ‘biz öleceğiz’ kararlılığı bu eylemi biraz daha farklı kıldı. O açıdan taleplerin karşılanması veya karşılanmaması hususu burada aşılıyor.
Bu tür taleplerde eylemcinin ‘taleplerimiz karşılanır mı, karşılanmaz mı?’ şeklinde bir beklenti veya endişesi pek oluşmaz. Kuşkusuz taleplerin karşılanmamasını bilmek herkese huzursuzluk, kaygı verebilir. Fakat bugün 60’lı günleri bulan son açlık grevi eylemi böyle bir karakterde değildir. ‘Taleplerimiz karşılanmalıdır, yoksa öleceğiz’ deniliyor. Bu kadar net. Şimdi biraz yumuşatma, iktidar tarafından başka yöne çekme gayretleri var ama bunlar doğru değildir. Son eylemcilerin talepleri çok haklı ve çok yerinde. Bunlar karşılandığında Türkiye’de kıyamet kopmaz.

Artık bedenin yanı sıra muhakeme gücünün bile kaybolmaya başladığı anda insanın kendisiyle hesaplaşması nasıl oluyor, bu hesaplaşmada düşmemesini sağlayan inanç koalisyonunun en önemli parçaları ne oluyor?

Açlık grevci, eylemin başlangıcından sonuna kadar zaten bir hesaplaşma içindedir. Bu hesaplaşma da onur etmeni devamlı öndedir. Bu iradi savaşta onursal tutum o kadar önemli ki vücut tümden erimede bilinç sürekli diri kalıyor. Yani bu hesaplaşmanın belli bir süreci olmuyor. Zaman uzasa da kaybolmuyor. Eylem boyunca sinirsel bir yıpranma da yaşandığı için eylemci çok hassas dönemler geçiriyor. Belli dönemlerde duygu gel-gitleri yaşanıyor. Bu iradeyle ilgili bir durum değil. Bu nedenle insan aklı da zarar görüyor. Tüm bu sağlık sorunları içerisinde eylemciyi sonuca götüren moral gücü, manevi değerleri oluyor. Kemal Pir’in, ölüm orucunun 50. gününde gözleri artık görmez oldu. ‘Arkadaşlar ben artık görmüyorum, gardiyanlar, subaylar duymasın, onların sevinmesini istemiyorum’ demişti. Ölüm orucunun 50. gününde Kemal Pir arkadaş, böyle bir güçlü iradeyi sergileyebilmişti.
 
Sizin için, açlık grevine son verilme aşaması ve yarattığı tahribat ile bıraktığı tarihsel mirası karşılaştırdığınızda bilanço nedir?

Bu tür riskli, tehlikeli eylemlerin başlangıcı da sonuçlandırılması da çok önemli oluyor. Öncelikle kaybetmeyi düşünmek hiç olmaz. Kazanma, kararlılık perspektifi dışında hiçbir duygu ve düşünceye yer vermemek gerekir. Dışarıdan, telkin veya yumuşatmalara da çok zemin sunmamak gerekir.
Sorunuz eğer zindandaki son açlık grevi eylemi açısından oluşuyorsa, eylemin sonuçlanma aşaması nasıl gelişir; şimdiden bilmek, tahmin etmek çok güç. AKP rejimi şimdiden bazı sözler vaat ediyor olsa da müdahaleye hazırlanıyor olabilir.
Kuşkusuz hiçbir arkadaşımızın şahadet haberi gelsin istemiyoruz. Bu arkadaşların aileleri, çocukları var. Fakat ortada daha acı bir gerçeklik var. Bir halk önderliği ile beraber yok edilmek isteniyor. Bu konuda karşımızdakiler çok nettirler. Ölüm fetvalarını veren onlardır. Ve basına da çok ahlaksız ve yüzsüzce açıklamalarda bulunuyorlar. Tabii bu aşamada tüm eylemcilerin sakat kalma riski, tehlikesi de var. Her an bir şahadet haberi gelebilir. Bu nedenle şimdiden sonuca ilişkin net bir yorumlama getirme imkanı yoktur.
Özgürlüğün tarih mirası, özgür yaşamak her şeyin üstündedir. Bu felsefe salt bize ait değil. Bir özgürlük davası olan halklar, nice zulüm ve işkenceden geçtiler. Çok büyük bedeller ödendi. Bizimki de farklı değil. Türkiye ve Kürdistan’da bir zulüm yaşandı. 10 bin insanımızı içeri almak ve yıllarca sorgusuz, sualsiz içeride tutmak, başlı başına büyük bir vahşettir. 10 bin insanın annesi, babası, çocukları, kardeşleri, akrabaları da hesaplandığında, yüzbinlerce insandan sözediyoruz demektir. Bu büyük zulme büyük bir direnişle yanıt veriliyor.


SELMA AKKAYA