Yine kızgın yağ akıttılar yüreğimizin orta yerine; Aysel Tuğluk’un annesi Hatun anneyi sığdıramadılar devletin kalbi dedikleri Ankara’ya. İnsanlıktan yoksunluk neymiş bir kez daha sergilediler; 78 yaşındaki bir anneyi kabrinden ettiler. Sadece Kürtleri, Alevileri değil tüm ötekileştirdiklerini ittiler kendilerinden fersah fersah öteye. Şimdi her zamankinden daha zor barışmak, daha imkansız devletin vaatlerine inanmak. 

Mezarlıklarda bile ayrıyken sokakta, evde, okulda nasıl bir arada olacağız? Nasıl yıkacağız bu düşmanlığı? Hücrelerimize sokmaya çalıştıkları bu düşmanlığı nasıl alt edeceğiz? 

Hatun Anne hakka yürürken, toplumsal açmazlarımızın üzerindeki örtüyü de sıyırıp gitti. Bir kere daha o hadsiz düşmanlığın soğuğunda üşüdük; ve gördük, kimileri Madımak misali ısındı yaktıkları ateşte. 

Farkındasınız değil mi? Yine aylardan Eylül. Ah Eylül! 6/7 Eylül, 12 Eylül, 4 Eylül Mahir Çetin, Hatun Anne, Nuriye ve Semih!

Hatun Anne tekerlekli sandalyeyle ta Ankara’dan Kandıra Hapishanesi’ndeki Aysel’i ziyarete gelirdi. Aysel yataktan kalkamayan annesinde takılı aklıyla dört gözle beklerdi onun gelişini. İçerde olmak, bir tek annesine bakamadığı, onu yalnız bıraktığı için zordu. Artık ne gelişler olacak, ne bekleyişler. Aysel, annesinin hatırasına sarılacak görüş günlerinde. Bir de annesini mezarından sürenleri hiç çıkaramayacak aklından.

Ah Eylül, ah sonbahar! Sonbahar en çok Eylül’dür. İlkbaharla açılan yapraklar, Eylül’le sararıp terk eder dallarını, rüzgarı alır arkasına ve göçe çıkarlar. Göç; zordur bir yandan, köklerinden kopar bir bilinmeze uzarsın ama göç yolculuktur aynı zamanda ve yolculuk özgürlük; ama yapraklar gibi değildir dallar, suyu ta içerilere çekilir, köklerini korumaya alır, kapatır kendisini, ilkbaharı bekler yeşermek için. Ardından gelecek kışı da aşmak zorundadır yeniden yeşermek için. Belki bu nedenle ayrılığın hüznü hep ağır basar.  

Keşke dallar, yapraklar gibi olsaydı hayat ama değil. Doğadan çok daha acımasız insan kalbi. 

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde barış coşkusuyla havalanan yapraklar; 6-7 Eylül’le kana bulandığında, 12 Eylül’le işkenceye, 4 Eylül 2014’de “pis Kürt” denilerek Mahir Çetin’in katledilmesine tanık olduklarında ve devletin kalbi dedikleri Ankara’nın orta yerinde faşistler Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırıp defnedilmesini engellediklerinde, koca devlet açlık grevinin 190. günündeki Nuriye ve Semih’i  güvenliklerini sağlayamıyorum diye mahkemeye getirmediğinde; seyretmekten başka bir şey yapmaları mümkün olmadığından bir kuytuda utançlarından ölüyorlar. Ya biz insanlar? 

1 Eylül’de koca İstanbul’da barış isteyen 150 kişiydik, 10 Eylül’de 6 bin olduk, Taksim’de 12 Eylül’e karşı 100 kişi yoktuk. 6/7 Eylül de herkes evinden “ağladı"… 

Hatun Anne, bir örtü kaldırdı üzerimizden, sayılar yitirdi anlamını. Kalplerdeki düşmanlık çıktı ortaya; azgın, insanlıktan yoksun, ölçüsüz. Şimdi daha zor; barışmak, inanmak gözü kapalı.