Hani bazen katlanılmaz olur görünen, yaşanan her şey... Yaşamak bile zor gelir; nefessiz kalırsın. O andan kurtulmanın, eğer yenilip gitmeyeceksen, tek yolu vardır: Dövüşmeye, mücadele etmeye inanabilmek ve hırsla kaldırmak başını...

Êzîdî kadınların yaşadıklarını duyduğumuzda, fotoğraflarını gördüğümüzde, gözlerine şöyle bir baktığımızda... Hepimiz aynı şeyi yaşamıyor muyuz?

Nasıl katlanılır buna? Küçücük yavruların, genç-yaşlı binlerce kadının maruz kaldığı tecavüze, aşağılanmaya...

Empati zor, çok zor. Hatta imkansız, yaşamayan nasıl anlasın ki tam olarak? Ama kendinizi, Rakka’nın ortasında bir eve hapsedilmiş olarak görmeye çalışın şimdi. Kapatın gözlerinizi, hayal edin: Zincirlerle bağlanmışsınız birbirinize, üzerinizde zorla başınızdan geçirilmiş kara çarşaf ya da burka. Arada kirli elleri, ayakları, kara sakalıyla bir barbar giriyor içeri; saçlarından sürükleyerek götürüyor en güzelinizi. Yan odadan yavrucağın çığlıkları çalınıyor kulaklarınıza. Elinizden hiçbir şey gelmiyor. Sırf o yavrucak dönüp geldiğinde sarılıp teselli edebilmek için devam ediyorsunuz yaşamaya. Kaçmaya her kalktığınızda yakalayıp, ayak tabanlarınıza ateş basıyorlar.

Hayal etmek bile ne fena, değil mi? Bunlar, halen binlerce Êzîdî kadının içinde bulunduğu vaziyeti anlatıyor. Ne yaptınız, ne yaptık?

Barbarların elinden kaçmayı bir biçimde başaran 1000-1500 dolayında Êzîdî kadın ve çocukla dayanışma amacıyla kurulmuş bir platform var: Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu. Gönüllülerinden biri, gazetemizin de yazarı olan Reyhan Yalçındağ. Onunla Êzîdî kadınların durumunu konuştuk.

Yalçındağ, zor bir iş üstlenmiş; daha doğrusu, üstlenmeden edememiş. “Tek bir Êzîdî kadın bile o barbarların elindeyken kendimi özgür hissedemem” diyor. Söyleşi sırasında anlatmakta zorlandı, bazen gözyaşlarını tutamadı. Dertleri biriktirmek ama diğer yandan bunları sadece acıklı anlatımların değil bir mücadelenin konusu haline getirmek... İşi bu. Bahse konu Êzîdî kadınlar olduğunda, hayli zor bir iş bu.

Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu, DAİŞ’in esir aldığı Êzîdî ve diğer halklardan kadınları gündemleştirmek için çalışmalar yapıyor. En çok önemsedikleri ise DAİŞ’ten bir biçimde kurtulan kadınların rehabilitasyonu... Yalçındağ’ın Almanya’da bulunma sebebi de buydu. Baden-Württemberg Eyaleti’nde Êzîdî kadınlara ve genç kızlara yönelik kurulacak bir rehabilitasyon merkezi için görüşmeye gelmişti.

Platform, Diyarbakır’da 4 Ekim 2015 tarihinde gerçekleştirilen çalıştayla aktifleşti. O tarihten sonra Kürdistanlı kadınlar, Türkiyeli feminist çevrelerle de birlikte alıkonulan kadınlarla ilgili çalışmalara başladı. Çok sayıda Êzîdî kadınla görüşülen çalışmalar, bugün artık rehabilitasyon merkezleri düzeyine gelmiş bulunuyor.

Yalçındağ’la bu çalışma sırasında görüp geçirdiklerini ve “bize düşeni” konuştuk.


DAİŞ’in elinde halen kaç kadın ve çocuk var?

Sayılarının 4 bin ila 7 bin arasında olduğunu tahmin ettiğimiz kadın ve çocuklar halen DAİŞ‘in elinde. Zaten son fermanın diğer fermanlardan farkını sorsan, bir Êzîdî şöyle yanıt verir: “Biz 72 ferman gördük, kıyımlardan geçirildik, inancımızdan dolayı topluca öldürüldük. Ama hiçbir zaman kadınlarımız kaçırılmadı.”


Kurtarılabilen kadın ve çocuk var mı?

O vahşi ortama rağmen defalarca kaçmaya çalışan ve en sonunda başarabilen kadınlar var. Şu ana kadar 1000-1500 dolayında kadın ve çocuk bu şekilde kurtarılmış durumda. Bunların bir kısmı, Rojava’daki Kürt direniş güçleri tarafından Diyarbakır’a gönderildi.


Durumları nasıldı?

Kadınların tedavisini hızlıca yaptırmamız gerekiyordu. Çocuklar üzerinde ciddi işkence izleri var. Hamile kadınlar vardı içlerinde, DAİŞ’lilerin tecavüzü sonucu hamile kalmışlardı ve gebeliklerinin sonlandırılması gerekiyordu. Bu tıbbi ve psikolojik müdahaleler ardından aile üyeleriyle buluştular. Ailelerinin birçoğu da Başûr’daki Zaxo gibi kamplarda kalıyor. Oralara kadar onlara eşlik ettik.

Durumlarında çok dikkat çekici olan şuydu: Küçük yaştaki çocuklarla Kürtçe konuştuğumuzda anlamıyorlardı. Bir buçuk yıl boyunca DAİŞ’in elinde Arapça konuşmaya zorlanmışlar. Kürtçe olan isimleri de Arapça’yla değiştirilmiş. Mesela Rojîn, Ayşe olmuş, Berîvan Fatma...

Yine kurtarılan kadın ve çocukların ayak tabanlarında çok ciddi yanıklar vardı, işkence sonucu oluşmuşlardı. Her kaçmayı denediklerinde yakalandıkları anda bu işkenceye maruz kalmışlar ama yılmamışlar.

İntihar edenler de olmuş ama çoğu direnmiş. 16-17 yaşındaki genç kadınlar, “Biz kendimizi öldürseydik, yan odada günde 20-30 DAİŞ üyesinin tecavüzüne uğrayan çocuklar vardı, onları yalnız bırakmış olacaktık” diye anlatıyorlardı.


Bazıları da satılmış zaten, değil mi?

Evet, zaten işin bizim açımızdan en zorlu yönlerinden biri de bu. Kadınların bazıları başta Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt gibi ülkelere satılmış durumda. Bunu deşifre etmeye çalışıyoruz. Bu durum, asla yönetimlerden habersiz yaşanmıyor. Direkt soykırım ve insanlık suçudur, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmayı gerektirir. DAİŞ üyelerinin yargılanması yetmez.


Êzîdî kadınların Kürdistan ve Türkiye metropollerinde de satıldığı ortaya çıktı. İşte en son Antep’ten bir büronun görüntüleri basına yansıdı. Nasıl oluyor bu?

Antep’in ortasında bir ofis kuruluyor. Ki Antep, Türkiye’nin 29 metropol kentinden, büyükşehirinden biridir. DAİŞ üyeleri o ofiste oturuyor, önlerinde para sayma makinesi... Yaşananları aracı şahıs itiraf ediyor. Aracı şahıs, kadınları Suriye’den getiriyor ve o para sayma makinelerinin başında duran DAİŞ’lilere satıyor. Bu şekilde 250 civarında Êzîdî kadın ve çocuğun satıldığı, bundan örgütün iki buçuk milyon dolar gelir elde ettiği belirtiliyor.

Bu şahıs geliyor, önce çocukları ve kadınları numaralandırıyor. Ondan sonra da internet üzerinden satışa çıkarıyor. İletişimi Whatsapp üzerinden kuruyorlar. Bütün kadınlara belli bir fiyat da biçmişler. Bu şahıs aracılığıyla mesela bir Êzîdî çocuğun ailesine ulaşılıyor ve aileler muazzam miktarda borç ederek çocuklarını geri almak zorunda kalıyor.


Siz kurtarılan Êzîdî kadınlar ve çocuklarla sürekli irtibat halindesiniz. Yaşadıkları zorlu süreçten nasıl etkilendiklerini biraz daha anlatabilir misiniz?

Biz en küçük tecavüz kurbanının yaşını bile basınla paylaşamıyoruz, o kadar kötü. İnsan hafızasını, zihnini darmaduman eden bir yaş aralığındaki kadınlara tecavüz etmişler. Söyleyemiyoruz bile... Korkunç bir vahşet...

Çocuklara kağıt kalem verdiğinizde hemen saçları, sakalları uzun erkekler çiziyorlar. Simsiyah çiziyorlar onları, ellerinde silah ve bıçak var. Bazılarının babalarının başı bıçakla kesilmiş, çocuklar bunu izlemeye zorlanmış. Dayak atılarak namaz öğretilmiş.

Çok ciddi tedavi görmeleri gerekiyor. İntihar sınırında yaşayan çok fazla Êzîdî kadın var.


Peki tecavüze uğramış kadınlar kendi toplumlarından herhangi bir ayrımcılık, dışlama görüyorlar mı?

Bugün Êzîdî cemaatinin Baba Şeyhi’nin bir çağrısı ve fetvası oldu. Dedi ki, “Siz bu kadınları tekrar kabul edeceksiniz. Bunlar bizim evlatlarımızdır. Geri gelecekler, bağrınıza basacaksınız.”

Baba, aslında bir şeyi çiğnemiş oldu. Êzîdî inancına göre başka bir inanç mensubuyla birlikte olmak, dinden çıkmak demekti. Ama Kürt Özgürlük Hareketi’nin yansımalarından biri de buydu işte. Bakın, çocukların kağıt kalem aldığında çizdiği ikinci resim de saçları örgülü YPJ’li kadınlar... Hepsi zafer işareti yapıyor. Onları çizdiklerinde inanılmaz biçimde sevinç çığlıkları atıyorlar, gülerek zafer işareti yapıyorlar. Onları hep sarı-kırmızı-yeşil çiziyorlar.

Başka bir tanıklığımı paylaşayım. Son kurtarılan kadınlardan birinin çok özel bir tedavi görmesi gerekiyordu. Xoco köyünden, doğuştan sağır ve dilsiz bir kadın... Köyünün tamamı kıyımdan geçirilmiş, hayatta kalan kimse yok. Görüştüğüm kadın, 22-23 yaşlarındaydı, sağır ve dilsizdi ama inanılmaz detaylı biçimde konuştu, her şeyi anlattı. Neler yaşadıklarını, nasıl bir kıyımdan geçirildiklerini, kaç erkeğin tecavüzüne uğradığını, başka kaç kadını tecavüze uğrarken gördüğünü, kaçma girişimleri ardından nasıl bulunup işkence edildiğini... Onun da ayak tabanlarında kaçma işkencelerinin izleri vardı.

Sonra YPG/YPJ’ye kavuşma anını anlatırkenki vücut dili... Hepsini kaydettik. Günü geldiğinde, Birleşmiş Milletler’le, Uluslararası Ceza Mahkemesi’yle de paylaşacağız bunları.

Bu kadınlar kelimelerle anlatılamayacak kadar korkunç şeyler yaşadılar. ma dğer yandan da hayatta kalabilmek için bitmeyen bir direnme gösterdiler. Biliyorlar çünkü, YPG’yi, YPJ’yi... Orada düşmana baş eğmemiş birileri var, onu biliyorlar. İşte o uzun örgülü saçlarıyla kahramanlarımızı biliyorlar.


DAİŞ, Êzîdî kadınları nerede, nasıl barındırıyor peki? Kurtulanlardan bu konuda bilgi alabildiniz mi?

Daha çok bir arada tutulmuşlar, başka halklardan kadınlarla temas etmeleri gibi bir durum olmamış. Onlara da hemen çarşaf ya da burka verilmiş. Bize hep DAİŞ üyesi erkeklerden bahsettiler. Kaldıkları yere ise ev değil cezaevi diyorlar, “Gava em zindane” diye bahsediyorlar.

80’in Amed Zindanı gibi... “İlk haftalarda bedenimizin yarısı insan dışkısına batacak biçimde bir yerde tutulduk” diyorlar mesela. Muhtemelen bir kanalizasyon olabilir. Günlerce çocuklarıyla birlikte o pisliğin içinde bekletildiklerini söylüyorlar. Bunu hemen hemen hepsi anlatıyor. 

İşte zaman zaman aralarından birini seçiyorlar, götürüyorlar. 9 yaşında, 11 yaşında, 15 yaşında... Yan odalarına götürüp tecavüz ediyorlar. 10 kişinin, 20 kişinin tecavüzüne uğrayan çocuklar da olmuş.


Tüm bu yaşananlar, dünyada gerektiği kadar yankı buluyor mu?

Uluslararası destek gün geçtikçe artıyor aslında. Çünkü bugün bütün dünya biliyor: Bu cihadist, vahşi çete örgütlerine karşı ayakta, özgücü ile direnen tek halk var, o da Kürtler.

Ama şöyle bir şey de var: Bakın, Paris Katliamı ne kadar da dünya gündemine girdi, işlendi. Çünkü Fransızlar, sahipli bir halktır. Ama Êzîdî halkı sahipsizmiş gibi, zaten sadece kıyımdan geçerlermiş, yakılıp yıkılırlarmış gibi, tecavüze uğrarlarmış, DAİŞ’ten hamile kalıp çocuk doğururlarmış gibi... Böyle bir şey yok!


Peki tüm bu vahşete karşı ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz, bize bir yol gösterin...

Biz tek bir halkın evlatlarıyız, tek bir halkın kadınlarıyız. Aleviler, Sünniler, Êzîdîler, dinsizler hiç fark etmiyor. Hepimiz bir halkız. Dolayısıyla Êzîdî halkına uygulanan soykırım da aslında yüzyılların bir egemenlik sorunudur. Kürdistan topraklarında egemen olmak istiyorlar, Kürdistan’ı teslim almak istiyorlar. Buna hep birlikte direnmek zorundayız.

Tüm kadınlar, bir araya gelerek ferman sonrasında da trajedi yaşamaya devam eden Êzîdî kadınlarla ciddi bir dayanışma içinde olmamız gerekiyor. Onları en iyi biz anlayabiliriz, en iyi de biz yardımcı olabiliriz.

Genç arkadaşlarıma özellikle söylüyorum. Her birinin kendi çalışma sahalarında yapabilecekleri çok şey var. Bizim çok fazla psikologa ihtiyacımız var. Hukukçulara, tercümanlara, antropologlara, sosyologlara... Kadın özgürlük mücadelesi içinde emek veren, kafa yoran arkadaşlar, biraz da bu tarihi sorumlulukla hareket etmeli diye düşünüyorum.

Êzîdî kadınların asla ama asla kendilerini yalnız hissetmemeleri lazım. Bu konuda hepimize görev düşüyor.



NİHAL BAYRAM/
FRANKFURT