Amed'de, 20'li yaşlara henüz girmiş gençler, gazeteciliğe hevesliydik. Ama bir yandan, hakikatle bağımız belki zayıftı biraz. Tüm dünyayı kurtaracak bir fikrî kuvvet olduğunu düşünüyorduk elimizde. Güçsüz değildik elbet; ama sözümüzü hayatla da sınamamıştık. Bu yüzden fazla cesur ve fazla hoyrattık. "Yaşasın" dediğimize herkes "yaşasın" diyecekti; "kahrolsun" dediğimizi "kahretmek", aslında bi' cinnete bakıyordu, filan.

Neyse... 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyordu ve karar verdik: Çocuk yaşta evlendiğini bildiğimiz komşumuzu davet edelim ve hikayesini dinleyelim. Hikayenin ağırlığının farkındaydık elbette ama yine de hoyrattık; öyle, gelişigüzel, "Hadi anlat da dinleyip kaydedelim" diyebiliyorduk işte.

F. Abla (Adının yazılmamasını istemişti) geldi, anlattı. Öyleydi ki, araya girip soru bile soramadık; o ağladı, anlattı. 

14 yaşındaymış daha. Evlerine yakın tren rayları üzerinde oyunlar oynarmış. Diğer kız çocuklarına göre cesurmuş da hayli; bazen çok uzaklara gider, gözden kaybolurmuş. Annesi biraz sinirlense de sesini etmezmiş pek. F. Abla, "Yaşamamı isterdi o" gibi bir cümleyle anlatıyordu. Kimbilir belki, hemen hemen aynı hayatı yaşamış bir kadının, kızıyla doğal dayanışmasıydı bu.

Bir gün, yine raylar üzerinde oyun oynarken o, eve misafir gelmiş. Onlar gitmiş, annesi çağırmış yanına: "Kızım, evleniyorsun."

Elinde oyuncak bebeğiyle evlenmiş F. Abla. İlk çocuğunu, kendisi de henüz çocukken getirmiş dünyaya. Katlanarak, alışarak büyümüş, çocuklarıyla birlikte. İtiraz etmemiş; çünkü bırakıp gidince kabul edecek kimi kimsesi yokmuş. Alışmaktan, hatta yapabilirse o hâlde mutlu olmaktan başka şey yokmuş elinde.

F. Abla anlattı, ağladı; sonra, "Gideyim, ocakta yemeğim var" deyip kalkıp gitti hızla. Birbirimize bakakaldık ardından.

O sırada aşık olmamış mı hiç, başka şey geçmemiş mi aklından? Bunları sormak bile ayıpların ayıbı. Öyle ya, ne hakkı var aşık olmaya? Aşk dediğin, ancak stranlarda olur belki!

***

Herhangi bir "mağduriyet" hanesinde yazmıyor, F. Abla'nın hikayesi. Gördüğümüz hiçbir "rakama" dahil değil o. Ya da ona bu kaderi reva görenlerin hiçbiri, yasalar ya da toplum önünde suçlu muamelesi görmüyor. Binlerce, on binlerce diğer kız çocuğu gibi, sesini edemeden "gelin gittiği" evde, tek ters söz söylemeden yaşamayı sürdürüyor. Nasıl söylesin ki? Nereye tutunsun da, kime güvensin de söylesin?

***

Peki memleketin adaletinden sorumlu "herif" ne diyor, 14'ündeki suskun F., evlendirildiği adam ve ona bu kaderi reva görenler hakkında?

Badem bıyığı, pudralanmış etli suratı, sarkık dudaklarıyla, kelimesi kelimesine şöyle diyor:

"Bunlar tecavüzcü değil. Bunlar cinsel istismar suçunu zorla işlemiş olan kişiler değil. Tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler."

"Küçüğün de..." 

Bazı anlar olur, küfretmeden konuşmak imkansızlaşır. Ve bazı şeyler olur, ne kadar görseniz, duysanız, alışamazsınız; her seferinde öfkeyle, hırsla doldurur. 

F. Abla ve on binlerce başka kız çocuğunun başına gelen, şimdiye kadar hiç değilse kağıt üzerinde yasaktı. Belki memlekette doğru düzgün bir hukuk olsaydı, o kağıt üzerindeki yasak hayatla da buluşur; bu işin toplumsal meşruiyeti de sıfıra indirilirdi. Ama öyle olmadı; işte Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, küçücük kız çocuklarına tecavüz edenleri mağdurla evlenmeleri halinde ceza almaktan kurtaran yasayı savunurken, tam olarak bunları söyledi, söyleyebildi.

Zapta geçsin: Bu memleket artık, başka pek çok şeyin yanında, işte bu sözün de edilebildiği bir memlekettir. Ve mücadele etmek, başka her şey bir yana, ufacık çocuklarımızı bunların korkunç erkekliğine karşı müdafaa etmek için de bir görevdir.

Bir küçük not: Bu yazıya sığdıramayız elbet; ama Kürdistan’da, F. Abla’nın akıbetine maruz bırakılanların tutunabileceği, sığınabileceği kurumlar giderek çoğalıyordu. "Çocuklara tecavüz yasasını" hazırlayanlar, onları da kapattı.