"Tüm toplumlar hastadır ancak bazıları daha hastadır."

Robert B. Edgerton


Kent A. Kiehl, "Psikopatlar Arasında" adlı kitabında Amerika’daki en yüksek güvenliğe sahip hapishanelerdeki her dört mahkûmdan birinin psikopat olduğunu söyler. Her ne kadar psikopatinin beyin hasarı sonuncunda olduğu bilgisi doğru olsa da aslında bunların suça itilmesinde "Daha fazla hasta toplumların" sebep olabileceği varsayımında bulunmak sanırım yanlış olmasa gerek.

Bu empati yoksunu, "acı çeken ruhların" ıslahı ne kadar mümkün doğrusu bilmiyorum. Ama onların mağduru olan bizlerin ve kurban yakınlarının bunların yarattığı travmalarla nasıl başa çıkılacağına dair oturup düşünmenin vakti çoktan geçti. Türkiye coğrafyası yüzyıllardır sistemin içine yerleşmiş bu psikopat ruhun dişleri arasında acı çekiyor. İster buna; Devlet Terörizmi deyin, ister Kriminal Terörizm deyin, isterseniz Tedhişçi Terörizm deyin isterseniz ömür boyu hapis cezası verin bu öldürmenin ve öldürülen kurban yakınların acısını hafifletmiyor. Yitirdiklerimizi asla geri getirmiyor.

Ölenler öldükleri, yakınları da acıları ile baş başa kalıyor. Bu acı ile başa çıkmayı başaranlar insan olma mücadelesine daha çok sarılarak her türlü öldürme eyleminin arkasındaki amaçlara daha kuşkulu bakıyorlar. Bu acı ile başa çıkamayanlar ise İntikam! İntikam! Diye nara atmaktan kendilerini /. İçinde yaşadığımız coğrafyada bu iki kesimden çokça örnek bulmak mümkündür. Sanırım sormamız gerek en temel soru da "İnsan niye öldürür?" Sorusu olmalıdır.

Öncelikle şunu belirteyim Kürt Özgürlük Hareketleri geçmişten beri mücadelelerine hiçbir zaman insan öldürmek amacı ile başlamadılar. Tam tersine çağımızı belirleyen hümanizma ve onun değerlerine sarılarak yürütmeye çalıştılar. Halen de bazı sapmalar, zorlanmalar, ve pratikten kaynaklı bazı hatalar dışında bu çizgide ısrarcı olmaya gayret ediyorlar. Karşısındaki yüze karşı tedhişçi yöntem kullanmıyorlar.

Yani Sartre’nin "Doğrular" adlı oyununda anlattığı 1905’lerdeki Çar’a karşı eylemler gerçekleştiren tedhişçi eylemler gerçekleştirme yöntemine başvurmadılar. Elbette Kürt Özgürlük Hareketlerinin de eylemlerinin etik ve politik eleştirileri yapılabilir. Ama belirttiğimiz gibi bu eylemler bir politika bir tercih ya da asıl mücadele metodu değildir. Karşılıklı tırmanışın verdiği bir zorunluluktur. Tedhişçi eylemler yaptığı noktasında yapılan eleştirilere bu açıdan bakılması gerektiği kanaatindeyim.

Diğer taraftan ise karşısındaki gücün yüzyıldır gerçekleştirdiği tedhişçi eylem geleneği ve içinde "acı çeken ruhu" susturamaması sanırım etik ve politik eleştiriyi hak etmesi boşuna değildir. En son Tahir Elçiye yönelik yapılan tedhişçi eylem de bunun en son göstergesidir. Peki, nasıl olur da eğitim, hukuk, yargı, yürütme ve yasal kurumlara sahip olan bir devlet yapısı bu tarz tedhişçi eylemlere başvurur?

Kendi adıma bu duruma ilişkin aklıma tek bir açıklama geliyor: O da bu kurumların hümanist değerlerden uzak oluşudur. Bir kısım eğitimciler camiası düşünün ki bir insan öldürüldüğünde durup onu alkışlasın. Şimdi bunların yetiştirdiği ya da yetiştireceği bireyler nasıl olabilir ki?

Elbette hümanist değerlerden uzak duran bir eğitim sistemi ya da devletin içine nüfuz etmiş birilerinin tedhişçi eylemlere başvurması ve bu eylemlerini gerçekleştirirken de özellikle entelektüel kesimleri hedef alması da aslında bu eylemlerin hiç de faili meçhul olmadığını gösteriyor. 

Çünkü aydınlanmadan yana olan kişilere karşı girişilen her öldürme eylemin açıkça verdiği bir mesaj vardır. O mesaj da "Benim gibi düşünmüyorsanız ölürsünüz" mesajıdır. Bu ise dogmatizmdir. Çağımız da ise bu referans bir devleti sadece tedhişçi bir devlet yapar. 

Maalesef yüzyıldır devlet içine yerleşmiş nüfus etme alanı geniş bu tarz tedhişçi eylemler dosyası kabarık olan birleri tarafından ya kurban ya da kurban yakını olarak seçiliyoruz. Temel hakların koruyucusu olan devletin kendi içinde tedhişçi eylem yapan bu "acı çeken ruha" ne zaman dur diyeceği ise belli değil. 

Geçmiş yüzyıla baktığımızda bu psikotik ruhun hedefinde en çok aydınların olduğu görülür. Yüzyıl önce 24 Nisan 1915’te sabaha karşı İstanbul’da evlerinden alınan Ermeni aydınları, yazarları, sanatçıları, avukatları, doktorları ve mebuslarının çoğu bir daha geri dönmedi İstanbul’da tutuklanıp Çankırı ve Ayaş’taki toplama kamplarında hayata gözlerini yumdu. İşte o gün ortaya çıkan bu psikotik ruh sonrasında Türk, Kürt, Rum, Yahudi, Çerkez halkı varsa en iyi beyinleri seçilerek katledildi. Çünkü düşünen ve aykırı bir düşünceye tahammülleri yoktu. Çaresi ya sürgüne göndermek ya da yok etmekti.

Coğrafyamızdaki aydınlanma ruhuna karşı savaş açan bu "psikotik ruhu" nasıl ıslah edeceğimizi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var o da bu "psikotik ruhların" yüksek güvenlikli hapishanelere gönderilmediği sürece hiçbirimizin güvende olmayacağıdır. 

Ve elbette bizler "Tahir ve Zühre olmaktan" vaz geçmeyeceğiz. "Hatta sevda yüzünden ölmekten de", kendi adıma bir "faili meçhul" kurbanı yakını olarak bu psikotik ve acı çeken ruha karşı son nefesimi verene kadar mücadele etmeye ve insanlığın ortak vicdanına seslenmeye devam edeceğim. 

Çünkü herkes en çok kendi acısını tanır ve o acıyı nerede görürse ona ait olan o ruh parçası o acıyı yeniden yaşar. 

Son olarak Tahir Elçi’nin eşine ve çocuklarına acılarıyla baş etmeleri için sabır diliyorum.