Bir yerde dağ bir halka sığınak olmuşsa o hikayenin başlangıcında büyük özgürlük tutkusu vardır. O hikayede, kuşaklar boyu dilden dile dolaşan, kuşaktan kuşağa aktarılan ve böylece bir halkın hafızasına dönüşen destancı direnişler vardır. O hafızada teslimiyete yer yok. Sadece özgür yaşam var. Bunun için direnmek, bunun için engeller aşmak, yükseklikleri tırmanmak, tırmanarak yükselmek var. Dağa böyle sevdalanır işte. Dağla böyle dost olunur. Böyle dağlı olunur. O yüzden dağlı halklar arasında bir tek onların anlayabileceği farklı bir bağ vardır. Teslimiyete karşı direniş hafızaları birdir zira.

Duero nehrine bakan, Cerro de la Muela tepesinin üstüne kurulmuş Numantialılar da dağlı bir halktı. Keltçe konuşuyorlardı ve vadilerle nehirlere yukarıdan bakan küçük dağları onlara güçlü bir savunma pozisyonunu sağlıyordu. Roma İmparatorluğu o dönem gittikçe daha fazla yayılıyordu ve önüne çıkan her yerleşim yeri, her köy ve şehri işgal ediyordu. Numantia’ya kadar. Bin metre yüksekliğindeki bu direniş kalesini bir türlü yıkamıyordu. M.Ö. 153’ten 133’e kadarki 20 yılda Numantialılar Roma’ya karşı direnip teslim olmadılar. Hatta 8 bin savunma savaşçısı M.Ö. 137’de saldırıya geçerek ana Roma kampını kuşattı ve ordunun teslim olmasını sağladılar.

Bunun üzerine Roma Senatosu Kartaca zaferini sağlayan komutan Scipo’ya Numantia’yı yıkma görevini verdi. Yani Roma, işgal edemediği bu dağ halkının topraklarını yıkacaktı, halkı bu şekilde teslim alacaktı. 30 bin askere komutanlık eden Scipo, Numantia’nın askeri yollardan teslim alınamayacağını biliyordu. Bundan ötürü farklı bir plan geliştirdi ve dağ köyünü kuşatmaya alıp çevreyle ilişkisini kesti. Halkı açlıkla terbiye edip teslim alacaktı. Hesap buydu.

Numantialılar 13 ay kuşatmaya direndiler. Yiyecek hiçbir şeyleri kalmayınca da teslim olmamak için canlarına kıydılar. Özgür yaşamdan başka tutkusu olmayan bütün bir halk intihar etti. Sona kalanlar ise her yeri ateşe verip öyle yaşamlarına son verdiler. Böyle olunca Roma askerleri 21 yıldan sonra Numantia’ya çıktıklarında ne köleleştirilecek bir halk, ne de işgal edilebilecek bir kale buldular.

Faşizm en çok direnişten korkar. Çünkü varlığını teslim alma üzerine kurar. O iradeleri teslim aldıkça, zihinleri köleleştirdikçe, bedenlere kadar sızdıkça var olur. O yüzden onu sadece teslimiyete karşı direniş yok eder. O yüzden en çok da teslimiyete karşı direnişten korkar.

Bugün açlık grevini 76. gününde sürdüren Leyla Güven’in etrafında dalga dalga büyüyen ve yayılan direnişten TC faşizminin duyduğu korku da budur. Bakur kentlerinde başlatılan destek açlık grevlerini basıp, eylemcileri tartaklayarak gözaltına alması bundan. Zindanlarda açlık grevinde olan tutsaklara işkence yapılması, tek kişilik hücrelere kapatılmaları bundan. Leyla Güven’in bulunduğu zindana yürümek isteyen kadınlara saldırıp onları gözaltına alması bundan. Faşizm korkuyor. Her şeye rağmen, yaptığı bütün katliamlara, yıkımlara, tutuklamalara, işkencelere, açlığa ve sürgüne mahkum etmelere rağmen teslim alamadığı halktan korkuyor.

85 yaşındaki ninenin zafer işaretinden korkuyor. O işaretin ardındaki gerçeği biliyor çünkü. “Teslimiyete hayır, direnişe davet var...” türküsünü söyleyenleri tanıyor. Onları Amed zindanından beri tanıyor. Teslimiyete karşı direnmek işte orada yaşamanın bir başka adı oldu. Hala da öyle. İşte bundan dolayı faşizm en çok direnenlerden korkuyor. Leyla Güven’den, onun öncülüğünde dünyanın dört bir yanında İmralı esaret ve tecrit sistemine karşı mücadele edip boyun eğmeyenlerden korkuyor. Korksun. Daha çok korksun.