Cihan EREN
Türkiye'de siyasi tutsakları kapsam dışı bırakan düzenlemenin AKP-MHP tarafından yasallaştırılması, yoksulları emekçileri açlığa mahkum eden kararnamelerin yayınlaması, her akşam Sağlık Bakanının ‘teması keselim sosyal mesafeyi koruyalım’ yakarışlarına rağmen sokağa çıkma yasağı kararının alınmaması vb… politikalar, Türk tipi faşizmin karakterini çok daha net gösteriyor.
Türk devleti baştan sona bir özel savaş örgütüdür. İktidarları da özel savaş hükümetidir. Türk devleti özel savaş politikaları olmazsa bir gün bile ayakta kalamaz. Koronavirüs salgını ortamında halklara karşı en sistematik ve yoğun özel savaşın Erdoğan-AKP tarafından yürütülüyor olması bu gerçekliğinden kaynaklanmaktadır. Bu gerçekliği de ‘dünyada bir ilk olacak olan bir kurulu biz örgütleyeceğiz, sosyal bilimcilerden oluşan bu kurulda din sosyolojisi ve psikolojisini bilen diyanetten bir üye de olacak. Bu kurul toplumu sosyal ve psikolojik olarak izleyecek, toplumu rahatlatacak önerilerde bulunacak’ cümleleriyle bizzat Sağlık Bakanı açıkladı. Çok ciddi bir salgın hali varken, insanlar toplu ölüyorken, işe gidemiyor işsiz kalıyorken, tıbbi ve ekonomik olarak ne tür çözümler üreteceklerine, psikolojik özel savaşı nasıl ve hangi argümanlarla geliştireceğiz noktasına odaklandıkları da böylece açığa çıkmış oldu.
Geçtiğimiz Cumartesi ve Pazar günlerini kapsayan ve büyük şehirlerde geçerli olduğu duyurulan sokağa çıkma yasağı da özel savaşın psikolojik harp taktiğinin mükemmel bir örneği oldu. Yasağa iki saat kala hem de ayrıntılı genelgeden önce ‘sokağa çıkma yasağı başlayacak’ açıklamasında bulunmak, faşistlerin toplumu sürü gören zihniyetinin eseridir. Bu taktikle faşist iktidar topluma her an yeni kararlar alabilirim mesajı verdi. Topluma sürekli bizi izlemelisiniz, dinlemelisiniz ve alacağımız her türlü karara uymak zorundasınız mesajı verdiler.
Çoğu muhalif ve daha değişik çevrelerin belirttiği ‘sokağa çıkma kararının bu biçimde açıklanması AKP’nin salgın dönemini iyi yönetemediğini gösterdi’ tespit ve eleştirisi bir yere kadar doğrudur. Faşizm zaten egemenlerin yönetememe halinin yaratığı kaos ortamında, işleri baskı ve şiddetle idare etme rejimdir. Erdoğan AKP’nin yönetememesi salgınla başlamamış, son olayla da açığa çıkmamıştır. MHP ile birleşmesi artık yönetemiyorumun itiraf edilmesiydi.
Faşizm ölü severliktir. Bunun için salgının yol açtığı dünya tam da faşistlere göre bir dünyadır. İnsanlık uzun bir süredir ölümü korkutucu bulmaktadır. Toplumda ölüye yas tutmak diğer duygular yanında hem korkunun hem de güçsüzlüğün ifadesidir. İşte faşizm böyle bir sosyo-psikolojik ortamda güçlü olduğunu düşünenlerin sistemidir. Erdoğan'ın daha ilk günlerde ‘bu salgını ve salgın ortamını fırsata çevirebiliriz’ demesi faşist bir tespit ve taleptir. Birkaç gün önce de ‘asıl işimiz salgın bittikten sonra başlayacak’ demesi toplumda oluşturulup hakim kılınmak istenen korku, panik ve güçsüzlük duygusunu çıkarlarına göre faşistçe biçimlendirmek istediğinin dile getirilmesidir.
Türk devleti hem normal hem de anormal dönemlerde özel savaş devleti olduğu için bu defa işi çok zor olacaktır. Çünkü Türk devleti özellikle de AKP iktidarı döneminden itibaren öldürme-ölme üzerine politika yapmaktadır. ‘Şehitler tepesi boş kalmasın’ edebiyatı daha dün en çok tartışılan konulardandı. Şimdiye kadarki özel savaş argümanları Kürtler hariç daha çok Türkiye toplumunun görece uzağındaki olay ve gelişmelerden seçiliyordu. Toplum bunların bir kesimine inanıyor ya da inanıyor gibi dinliyordu. Fakat salgın dönemi özel savaş argümanları ülkede yaşayan herkesin gündelik yaşamında karşılaştığı olgulara ve yaşadığı duygulara dayanmak zorundadır.
Her ne kadar ABD ve AB battı biz çok iyiyiz diyor, inandırıcı olmak için göstermelik yardım paketlerini İspanya'ya, İtalya’ya ve İngiltere’ye gönderiyorsa da bu defa işi gerçekten çok zor görünüyor. Bu durum Türk özel savaşının daha az etkili olmasına böylece halkın devlet ve hükümete karşı inancını tümden yitirmesine yol açabilir. Bu gelişmeyi gördükleri içindir ki kendileri dışındaki kesimlerin toplumsal dayanışmayı yardımlaşmayı örgütlemesini engellediler. Devlet içinde devlet olmaz derken, toplumun kendilerine muhtaç kalmasını ne kadar önemsediklerini göstermiş oldular. Ellerinde bir şey kalmadığı için kendileri de bir şey veremeyecekleri için halkın tepkisi çok daha şiddetli olabilir. İşte gerçek yönetememezlik durumu topluma ekonomik yardımda bulunamamaktır. Dolayısıyla AKP-MHP'nin neden Afrika’daki yoksul kimi ülkeler kadar bile halka destek olamadığını daha iyi anlatmak gerekiyor.
AKP-MHP faşist iktidarı Kürt halkına karşı son beş yıldır sürdürdüğü savaşta Türkiye'nin tüm imkanlarını harcamıştır. Bu çıplak gerçekliğe rağmen CHP, İyi Parti ve diğer siyasi partilerin bunu açıklamaması, yönetememezlik durumunu buradan ele alarak eleştiri yapamaması, Türk devletinin AKP-MHP eliyle Kürt soykırımını her şeylerini yok etme pahasına sürdüreceğini göstermektedir. Salgın tehlikesine rağmen siyasi tutsakları bırakmaması, virüsü de Kürt halkına karşı bir silah olarak kullanabileceğini göstermiştir.
Demek ki tüm Kürtler ama özelikle de Bakur Kürdistan Kürtleri iki tehlikeli ve öldürücü virüs ile karşı karşıyadır. Kürtlerin salgına karşı tedbir ve mücadelesi bu özgün durumu göz önünde bulundurularak ancak başarılı olabilir. Zararı en aza indirgene bilir. Bunun için HDP öncülüğünde başlatılmış olan ‘kardeş aile’ kampanyası çok yerinde bir karar olmuştur. Başta demokratik inanç örgütleri olmak üzere tüm duyarlı kesimlerin bu kampanyaya katılarak tehlikeli iki virüse karşı mücadeleye katılmasının sonuçları ve kazançları tahminlerden de fazla olacaktır.