ARZU DEMİR

Koronavirüs salgınının yarattığı bu tozun dumanın arasında emekçiler için çok net olan şeyler de var elbette. Herşey de belirsizliğe batmış, alacakaranlık kuşağı gibi değil.

Örneğin, hem Türkiye’de hem de dünya üzerinde emeği ile geçinen insanları büyük bir işsizlik yıkımı bekliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 25 milyonun üzerinde insanın işsiz kalacağını rapor ediyor. Kapitalizmin var oluş krizi, salgının yarattığı krizle birleşince emekçilerin sosyal ve ekonomik yıkımı daha da derin olacak. Türkiye’de salgının birinci ayında ortaya çıkan rakamlar ürkütücü. Aile, Çalışma Ve Sosyal Hizmetler Bakanı’nın önceki günkü açıklamasına göre, 270’e yakın şirket, 3 milyon 44 bin işçi için kısa çalışma ödeneğine başvuru yaptı. Altını çizelim, bu bir aylık bir rakam. Yani bir ay içinde, 3 milyonu aşkın emekçi, işsizler ordusuna katıldı. Bir de bu rakam, 3 yıl içinde 450 gün pirim ödeyen, son 60 gün sigortalı çalışanları kapsıyor. Bu kriterlerin dışında kalan çalışanlar hesaba katıldığında, son bir ayda işsiz kalanların sayısının en az iki kattığına çıktığını tahmin etmek zor değil.

Kısa çalışma ödeneğinin süresi de 3 ay ile sınırlı. Bir emekçi için işler yolunda gider de, kısa çalışma ödeneği hakkı kazanırsa ödenecek tutar en düşük bin 752 lira, en yüksek ise 4 bin 380 lira. Devlet, kapitalist devlet olmanın gereği olarak da bu hakkı kullanan işçinin bir başka hakkında kesintiye gidiyor. Yani, kısa çalışma ödeneği, işsizlik ödeneğinden kesilecek.

Ancak işçilerin kısa çalışma ödeneğinden mahrum kalması da olası. Çünkü, Koronavirüs günlerini, fırsata çeviren faşist şeflik rejimi kısa bir süre önce çıkardığı yasa ile aslında kısa çalışma ödeneğini de devreden çıkaran bir değişiklik yaptı. Bu değişiklik ile işçilerin kısa çalışma ve işsizlik ödeneğinden yararlanması yerine günlük 39.24 lira ile -ayda 1177 lira- ücretsiz izne çıkartılarak sefalete mahkum edilmelerinin önü açıldı. İktidar bu değişikliği “İşsizlik yasaklandı” diye allayıp pullasa da, durum hiç de öyle değil. Yasada yer alan, “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri nedenler” gibi her türlü yoruma açık bir madde ile patronlar, işçi çıkarmaya devam edecek.

Tüm bunlar, Korona günlerinin başından beri iktidarların ve burjuva iktisatçıların iddia ettiği gibi aynı gemide olmadığımızı gösteriyor. Koranavirüs salgını, yine iddia ettikleri gibi “demokratik, adil” bir virüs olarak herkesi de aynı oranda vurmuyor. Elbette burjuva sınıfın içinden de hayatını kaybedenler oluyor ancak sonuçta burjuvazi bir sınıf olarak ekonomik ve sosyal konumunu korumaya, bireyler olarak da emekçiler ile kıyaslanmayacak kadar korunaklı bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar.  Türkiye’de de durum tam olarak böyle. Faşist şeflik rejimi ayrıca salgın günlerinin her anını fırsata çevirme niyetinde. Birkaç yıldır gündeminde olan infaz düzenlemesini Covid-19’u gerekçe yaparak gerçekleştirdi. Hapiste ne kadar faşist, tetikçi, katil varsa, serbest bıraktı. Bu katiller hapishaneden çıkar çıkmaz da suç işlemeye başladılar. Antep’te bir yıl önce eşinin boğazını kestiği için tutuklanan ancak af yasası ile dışarıya çıkan Müslüm Aslan adlı erkek, 9 yaşındaki kız çocuğunu döverek öldürdü. Bu tip örneklerin artması da muhtemel.

İşçilerin hastalık ve ölüm riski, kadınların ve çocukların, hastalığın yanı sıra erkek şiddeti ile karşı karşıya kaldığı bugünlerde, AKP, faşist iktidarını tahkim etmek için yine salgının yarattığı koşullara sarılıyor. Erdoğan’ın 20 Nisan günü yaptığı açıklamaya bakılırsa, sokağa çıkma yasağı da artık rutin. Öyle anlaşılıyor ki, nasıl ki 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ilan edilen OHAL’i bir yönetim biçimi haline getirdilerse, şimdi de aynı faşist politika geçerli. Çarkların dönmesine, üretimin devamına ayarlı sokağa çıkma yasakları, salgın gerekçesiyle iktidarın uyguladığı bir yöntem olacak. Belli ki, 1 Mayıs’a  ezilenler sokağa çıkma yasağı altında girecek. Bu yasağın, salgın hastalığına karşı önlem olarak alınmadığını biliyoruz elbette. Amaç, artmaya başlayan ve 1 Mayıs’a giderken de daha da çoğalması muhtemel “sosyal mesafeli” sokak eylemler ile emekçiler arasındaki dayanışmanın önüne geçmek.

Bu tablo içinde Tüm Çalışanlar İçin Sağlık Platformu, Limter-İş Sendikası, İnşaat-İş Sendikası ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin de içinde olduğu örgüt, parti ve sendikaların çağrısını yaptığı “yaşam grevi” hem işçilerin ölümüne çalışmaya zorlanmasına hem de AKP’nin salgın sürecini iktidarını tahkim etmenin, muhalefeti ezmenin bir aracı olarak kullanmasına karşı önem kazanıyor. Yaşam grevinin iki bakımdan önemi var. Birincisi; ücretli izin, işsizlere insani yaşam standardını sağlayacak kadar ödenek gibi çeşitli temel ve insani taleplerin iktidar tarafından karşılanmasını sağlayacak bir mücadele aracı olması bakımından önemli. İkincisi de, gelecek dönemin nasıl şekilleneceği bugün yürütülecek mücadeleye bağlı. Karantina ve sosyal mesafeli bu ara dönem er ya da geç sona erecek. Salgın sürecinin getirdiği yıkım ile artan faşist baskılara karşı mücadelenin gelecek dönemde alacağı biçim ve düzeyde, içinde olduğumuz şu anda yürütülen mücadele etkili olacak.