Dört yüz otuz üç sinemacının “Barış İçin Akademisyenler” bildirisine verdikleri destekten dolayı haklarında açılan soruşturmalar devam ediyor. Bu soruşturma bazı hayırlı girişimlere de vesile oldu. Bu dört yüz otuz üç sinemacı Diyarbakır, İzmir, İstanbul ve Ankara’da çeşitli toplantılar düzenlediler, bu soruşturmalar karşısında alınacak tavrı tartıştılar. Mail grupları oluştu, bu gruplarda soruşturmaya karşı alınacak tavır yanı sıra örgütlenme ve birlikte hareket etmenin gerekliliği ve koşullarının nasıl oluşturulacağına dair tartışmalar yürütüldü. 

Zaten aslında bu hep böyledir. Rehavet dönemlerinde örgütlenmek ve birlikte hareket etmek pek akla gelen, gelse bile pek fiiliyata geçirilen birşey değildir. Ama faşist baskının arttığı ve insanların bir bütün olarak baskılara maruz kaldığı dönemler aynı zamanda örgütlenme arayışlarının da mayalanmaya başladığı dönemlerdir. Benim de birkaç yazdığım, bu tartışmalarda ortaya bazı arkadaşların dile getirdiği gibi bu soruşturmalar insanları susturmaya ve muhalefet etmekten düşürmeye dönüktü. Soruşturma yanı sıra bazı başka yaptırımların da devreye konacağı konuşulmuştu. Bu yaptırımlardan ilk akla geleni, Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından verilen sinema destek fonlarından bu imzacı sinemacıların yararlandırılmamasıydı. Nitekim beklenen oldu. 2017 yılı uzun metraj film destekleri açıklandı. 25.600.000 TL’lik 30 projeye verilen destekten görüldüğü kadarıyla bu 433 sinemacıdan hiç kimse faydalandırılmamış.

Daha önceki yazımda bunu yapacaklarını söylemiştim. Şimdi sinemacılar içerisinde buna dair bir tartışma başlamış bulunuyor. Fakat bu tartışmanın yanlış bir minvalde yürütüldüğü ve asıl tartışılması gereken şeyin gözden kaçırıldığını düşünüyorum. Biz yıllardır, Kürt sinemacılar olarak film yapmak için Kültür Bakanlığı’na başvurmanın yanlış olduğunu, devletten alınan parayla devleti, iktidarı eleştirecek filmler yapmanın çok mümkün olmadığı ve zaten Kültür Bakanlığı’nın da bu tür projelere destek vermeyeceğini söyleyip durduk. Ama genel olarak Türkiyeli sinemacı arkadaşlar, bu fondan ödenen paranın sinemalardaki gişelerden kesilen vergiyle oluşturulduğunu ve bu fondan destek almanın hakları olduğunu söylediler hep. 

Elbette ki bu para bizim paramız ve o paradan destek almak hakkımız. Fakat burada devletle kurulan ilişki ve devletin niteliği göz ardı edilerek bu tartışma yürütüyor. Kültür Bakanlığı zaman zaman muhalif isimlere ve muhalif filmlere destek verdi, fakat bu bir geçiş aşamasıydı. Bu bir yandan kendi sinemacılarını oluşturup fonu onlara kullandırmak için zaman kazanma iken, diğer yandan da muhalif sinemacıları verdiği fonlarla yemleyerek onları ehlileştirme, kendilerine sansür uygulamalarını sağlama süreciydi de. 

Bir kısım sözüm ona muhalif sinemacı bu fonlardan destek alabilmek için suya sabuna dokunmayan projeler yapma peşine düştüler. Yahut filmlerinde iktidarı rahatsız edeceğini düşündükleri hususları sansürlediler. Aslında en büyük tehlike tam da burada zaten. Yani muhalif sinemacılara fon vermemesi değil, muhalif sinemacıları birer otosansürcü haline getirmek. 

Şimdi gerçekten de hem bu 433 sinemacıya açılan soruşturma hem de Kültür Bakanlığı destek fonundan hiç bir muhalif sinemacının ve filmin yararlandırılmaması durumu biz sinemacıların külahını önüne koyup düşünmesi için çok önemli bir fırsat sunuyor. Ya faşizm koşullarında dayanışmanın, birlikte üretmenin, minimalist bir sinema inşa etmenin koşullarını oluşturacak bir örgütlenme yaratcağız, ya sinema yapmaktan vazgeçeceğiz ya da faşizme teslim olup onun istediği filmleri yapmaya başlayacağız.