YANIBAŞINDAKİ BİR BİREYE, TOPLULUÐA veya HALKA YAPILAN ZULME SESSİZ KALAN HER BİR BİREY, GRUP ve ya HALK SANMASIN Kİ BARIŞ İÇİNDE ÖZGÜR ve HUZURLU YAŞAYABİLİR! 

Tarihe bir göz atmak yeterlidir. Tarih bunun negatif örnekleri ile doludur. Faşizmin karekteridir şiddet kullanarak toplumun tümü üzerinde mutlak hakimiyet kurmak. Faşizm, toplumun tümünü kendine mutlak itaate, tam bir teslimiyete zorlar. 

Bugün AKP aracılığı ile Kürtler’e ve tüm Türkiye halklarına dayatılan da budur. Faşizmin destekçisi olmak geniş halk katmanlarındaki insanların çıkarlarına değildir. Faşizm onları birer köle, onları faşist rejime itaat etmesi gereken kullar, onları faşizmin komutları ile hareket eden robotlar sürüsü olarak görür. Kısa ve öz; faşizm için halk koyun sürüsü kendisi de onları güden çobandır. 

Faşizmin, eninde sonunda dönüp dolaşıp bilinçsizce faşizmin destekçisi haline gelmiş halk katmanlarını da en ağır şekilde cezalandıracağı, onları da vuracağı kesindir. Çünkü aynı zamanda faşizmin bir sınıfsal karekteri vardır. Sermayenin, yani büyük burjuvazinin en azılı, en saldırgan temsilcisidir. Sendikaları, sivil toplum örgütlenmelerini, köylüleri, işçileri, memurları, küçük şehir burjuvasini ve hatta orta burjuvaziyi sınıfsal düşmanı olarak görür. Bilerek ya da bilmeyerek faşizmin destekçisi olmuşlara bu gerçekliği anlatabilmek gerekir. 

Faşizm, milliyetçiliği ve dini ideolojik örgütlenme, halkın bilincini felç etme aracı aracı olarak kullanıyor. Yani milliyetçilik de halka kutsal bir değer, bir din gibi sunuluyor. 

Gerçek yaşamda halkın karşı karşıya kaldığı ekonomik-politik-sosyal hiçbir problemin çözümüne katkısı olmayan bu iki kavramla halk real dünyadan koparılmakta, boş, sanal hayaller ve mutluluklar peşine koşturulmaktadır. 

Yaşadıkları zorluklarla dolu gerçek koşullardan, hayatın gerçekliğinden uzaklaştırılmaktadır. Halkın yaşadıkları problemleri, onların nedenlerini görebilme ve problemlerine çözüm arayışı ilgili düşünme ve fikir üretme yetisi tamamen ellerinden alınmaktadır. Öyle ki halk kendileri açısında bu boş ve hayali amaçlar için kendini feda edebilecek derecede transa geçirilmektedir. Yani milliyetçilik ve din halk üzerinde tam bir afyon etkisi yapmaktadır. 

Toplumun değişik kesimlerini temsilen ortaya çıkan ve ‘aydın’ olarak nitelendirilen kesimlerin de önemli oranda millyetçilik ideolojisinin etkisi altında olduğunu unutmayalım. Bunların bir kısmında miliyetçilik ideolojisi ile zehirlenme bariz bir şekilde görülürken, diğer kısmı ise bu bu gerçekliği saklayarak kendini farklı göstermektedir. Bu tür ‘aydın’ların politik yaklaşımlarında bir istikrar bulunmamaktadır. Rüzgarın estiği yöne göre tayin etmekteler gidecekleri yolu. Halkı yanlış yönlendirilmesinde rolleri büyüktür.

Milliyetçi ve dinci ideolojilerle bilinçleri parçalanmış, zehirlenmiş kişi ve toplulukların bir an evvel içinde bulundukları bu vahim gerçeklik ile faşizm olgusunu görebilmeleri ve bu gidişata bir an evvel dur deyip tersine çevirebilmeleri için onlarla iletişim kurabilmenin yollarını mutlaka bulmak gerekiyor. Ama esas olarak devlet ideolojisine karşı, onu zayıflatacak yaratıcı yöntem ve araçlarla yapılacak ideolojik ve fiziki atakların toplumsal bilinçte etkili ve hızlı değişimler yaratacağını gözden kaçırmayalım. 

Devlet kaynaklı ideolojik bilinç tahribatı en çok Kürt meselesinde kendisini gösteriyor. Bu hastalıklı ideolojiye göre Kürtler Türk, Kürdistan Türk toprağı olarak görülmektedir. Türk ve müslüman olmayan diğer ulus, milliyet, inanç ve düşüncelerin asimilasyona uğratılması, bununla olmuyorsa zorbalıkla teslim alınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’, ‘ya sev ya terk et’, ‘Türk olmayanların Türk’e hizmet etmekten, onun kölesi olmaktan başka seçeneği olamaz.’ ifadeleri Türk milliyetçiliğinin özüdür. 

İşte bu ideolojinin yarattığı bireyler bu nedenle devletin Kürtler’e yaptığı katliamları desteklemekte, kimileride sessiz kalarak onaylamaktadırlar. Kürtlerin ille de Türkiye sınırları içinde kalması, Türklerle beraber aynı devlet içinde yaşaması gerektiği sanki bir zorunlulukmuş, sanki Kürtlerin 'kaderi' imiş gibi saplantılı-hastalıklı düşüncelerden bir an evvel kurtulmalıyız. Kürtler’e yapılan haksızlığa ve zulme karşı çıkmak, Kürdün özgürlük ve eşitlik mücadelesini desteklemek insani bir sorumluluktur.

Kürtlerin isterse ayrılabileceklerini Türkiye toplumunun bütün katmanlarında açık açık tartışmalıyız. Hayatın her alnında; aile içinde, sokaklarda, otobüslerde, işyerlerinde, okullarda, üniversitelerde, sendikalarda, mesleki örgütlenme kurumlarında, yerel derneklerde, yazılı ve görsel medyada yaygın bir şekilde bu ilkeyi dile getirmeliyiz. Ancak bu şekilde hastalıklı, saplantılı düşüncelerden de kurtulmak birazcık olsun kolaylaşır ve faşizmin ideolojik zemini zayıflatılmış olur.

Türk milliyetçiliği ve islamcı ideoloji ile hareket eden AKP öncelikli yok edilmesi gereken bir hedef olarak çok ciddi ve büyük bir dinamik olan Kürt Hareketine büyük bir savaş açmıştır. AKP aracılığı ile yürütülen faşizmin Türkiye’de başarılı olup olmayacağı bu savaşın sonucuna bağlı. AKP’e açısından da bu savaş bir ölüm kalım savaşıdır. Bu nedenle Kürtlere karşı savaşı kazanmak için ellerinden gelen her şeyi, her türlü çılgınlığı yapmaktan çekinmiyorlar. İşte bu nedenle çok saldırgan ve çok tehlikeliler.

Bu savaşı kazandıktan sonra ise bugün Kürt Hareketi ile faşizme karşı ittifak yapmayan Türkiye’nin batı yakasındaki diğer halk katmanlarına, irili ufaklı tüm muhalif kesimlere, hatta kendini hiç bir tarafta görmeyen tek tek bireylere yönelecektir. Maalesef onlar faşizm için çok kolay lokma olacaklar. İşte bu nedenle muhaliflerin ortak bir cephede birleşmesi ertelenemez. 

Kürt halkının mücadelesi Türkiye halkları için de bir şanstır. 

Faşizme karşı başarı elde edebilmek için Kürtlerle ittifak yapma zorunluluğunu iyi anlamalıyız. Birçok çevre bu zorunluluğu çok geç kavradı. Ancak bu şekilde daha demokratik bir Türkiye'yi birlikte kurma ihtimali gerçeğe dönüştürülebilir. 

Bunun için, hem Türkiye hem Kürdistan cephesinde kafa karıştıran değil, hedefi belli net politikalar, planlar ve programlarla hareket etmekte yarar vardır.