Mimarlık üzerine yazıp çizen ve düşünen ilk teorisyenlerden biri olan Marcus Vitruvius Pollio, başarılı mimarlığın üç şartı gerektirdiğine işaret eder: “Utilitas (Kullanışlılık), Firmitas (Sağlamlılık), Venustas (Estetik, güzellik)”.

Amed’de Suriçi’nde gezdiğinizde bu üç maddeyi aklınızdan çıkarmayın ve mümkünse mimari esaslı bir Amed ziyaretiniz olacaksa, Suriçi’nden de çıkmayın.
Amed sivil mimarisi Ortadoğu sivil mimarilerinin en güzel örneklerinden sadece biri ve çok yönlü bir gelişim süreci gözetiyor. “Mimarlık biçim haline gelmiş yaşamdır” diyen F.L. Wright, Amed’i kesinlikle görmeliydi.
Amed sivil mimarisinin temel öğesi olan bazalt taşıyla başlıyor aslında hikaye. Bazalt taşlarının iki türlü biçimi vardır: Dişil ve eril taşlar. Dişil taşlar delikli ve pürüzlü yüzeye sahiptir. Bu taşlar evin avlu ve eyvan denen ortak yaşam alanlarında ve iç bölümlerde kullanılır. Yaz aylarında bu avlulu evler sulanır ve delikler arasına dolan su kavurucu sıcakta buharlaşarak evin ısı tutmasını engeller ve serin havayı ortama hakim kılar.
Eril taşlar ise sert ve pürüzsüz yüzeyleri ile ayırt edilir. Bu taşlar dış duvarlarda kullanılırdı ki, hava akımını engellesin. Kış aylarında, bu taş duvarlar soğuk havayı çok zor geçirdiğinden evlerin içi yeterince sıcak kalırdı.
Bu sivil mimari tamamen esnek, mahremiyetleri düşünülmüş, insan ölçeğine göre abartılı olmayan, davetkar ve misafirperver, kendi içinde sosyal ve aktif bir yaşama sahip, sağlam, öteki yapılara duyarlı ve başka mahremiyetlere hassas olan, her görenin hayran olduğu kendi estetiğini ve kendi yapım kurallarını oluşturmuş bir mimarinin eseriydi.
Bu mimari yine bazalt taşlarından oluşan surlar ile kendi içinde açık ama dışa kapalılığıyla ve güzelliğiyle, mütevazi bir şekilde bugüne dek süregeldi.
Gelgelelim Cumhuriyet dönemine... Cumhuriyet döneminde, Türkiye’nin uluslaşmayı betonlaşma ile karıştırdığı dönemde, Amed de payına düşeni aldı.
Alman askeri hayranlığı bilinen iktidarın Alman mimarisine hayranlık duymaması söz konusu olamazdı. Alman mimarisine hayranlığın temelinde, Hitler’in savaş yıllarında üzerinde titizlikle durduğu iktidarın ideolojik ruhuna uygun en büyük sembollerin burada olması, totaliter olması, insani ölçeğin çok üzerinde olması (anıtsal), yapının bir baskı nesnesi olması ve hükmetme arzusunun birebir vücut bulmuş hali olması yatar. Hitler’in ‘ölümsüzlük’ hayallerini paylaşmaktı istedikleri.
Bu yüzden Suriçi’nde artık sadece kendine yeten, yaşama dahil olamayan iktidar, bu şehire kendini tanıtmak ve varlığını göstermek gereği duydu.  
Surlar, birçok dönem farklı medeniyetlerin elinden geçerek, şehrin düşman saldırılarına ve dış tehditlere karşı savunulması amaçlı yapıldı. Cumhuriyet ise ideolojik olarak kendi fikirleriyle birebir olarak örtüşen beton yapılarıyla surların dışında kendi yaşam alanını oluşturmaya başladı. Bu yapıların birçoğu surlardan yüksek yapıldı. Bu durum iktidarın gözetme, kontrol etme arzusunun ironik bir biçimde dışavurumuydu. Artık surlardan gözetilecek bir alan kalmadı; her şey tersine döndü: Artık surlar gözetleniyor.
Böylece Amed surlardan dışarı taştı. Deyim yerindeyse, iktidar Amed’de çatlak yarattı ve dışarı sızdı. Artık Amed surları bir yanda Hevsel bahçeleri, bir yanda iktidarın soğuk beton ormanları arasında sıkıştı, kaldı.  
Amed betonla, iktidarla işte böyle tanıştı. Bir dönem insanlar şehri biçimlendirirken, artık şehir ve iktidar insanları biçimlendirmeye başladı. Karaktersiz ve kimliksiz yapılar kendi insanlarını üretti.
Günümüz Amed’ine geldiğimizde, karaktersiz ve kimliksiz yapıların yanına 90’lı yılların yoğun göçü ile birlikte gecekondu patlaması eserlerini barındırmaya başlayan şehir, artık koca bir şantiye... Fakat en başından dile getirdiğim Vitruvius’un üç temel şartından bir tanesini yerine getiren var mıdır, derseniz; pek sanmıyorum.
Bugünün Amed mimarisi, kapitalist sistemin çarkını hızla döndürmekten, ranttan ve yersizleştiren yerleşmeden başka bir şey değil.
Bir ödev olarak yaptığım araştırmada, Amed’de yeni yapılan “lüks” yapılarda (yeni yerleşim alanları olan Dicle Kent, Metropol, Gaziler, 75. Yol civarında) yaşayan ailelere buraları neden tercih ettiklerini sorduk. Birçok kişi bu yapıları güvenlikleri (çoğunlukla hırsızlıktan yakındılar) için tercih ettiklerini söyledi. Fakat bu yapıların aylık giderleri hesaplandığında da benzer bir durum çıkar ortaya: Daire başına 200 lira ile 300 lira arasında değişen uçuk fiyatların apayrı bir hırsızlık olduğunu kim inkar edebilir?
Amed’de insanlar birbirine benzeyen değil, birbirinin aynısı evlerde yaşamlarını sürdürüyor. Mimarlık ‘kopyala-yapıştır’ planlardan ibaret. İnsanlar bu durumdan memnun olabilir ama “Bir ev, sahibine aittir; ancak cephesi herkesi ilgilendirir” diyen Victor Hugo ile birlikte, bu şehrin silüetini oluşturan cephelere özen gösterilmemesini eleştirebiliriz sanırım. Artık birçok şehir birbirinin kopyası gibi duruyor: Aynı yollar, aynı yapılar, aynı cepheler... Amed mimarisi, sivil mimarisinden bu yana kendi öz tasarım kriterlerinin tekrarını oluşturamadı. Kendine has bir mimarlık yaratamadı. Bir Antoni Gaudi koca Barcelona’ya bir kimlik kazandırdı; ama yüzlerce mimar, tasarımcının Amed’e bir kimlik kazandıramadığı gerçeği acı bir şekilde önümüzde duruyor.
Kimse eskisi gibi dilediği evde, dilediği şekilde yaşamıyor. Şehir, insanları biçimlendirmeye devam ediyor.                     
Cumhuriyetin getirdiği soğuk, renksiz ve asık suratlı beton, bugün Amed’de üzeri ya boyalı ya da kaplamalı bir biçimde egemenliğini sürdürüyor. Surları kuşatma hevesi hala devam ediyor. Hevsel Bahçeleri’nin imara açılması ile kentin kimliklerinden biri olan bu bahçelere ve Kırklar Dağı‘na kendi ‘ölümsüzlük’ eserlerini dikmeye çalışıyor.
Amed, mimari anlamda kimliksiz bir yolda ilerliyor. Ama bunun önüne geçmek için henüz geç değil.
* Dicle Üniv. Mimarlık son sınıf öğrencisi