İktidar sahipleri seçim ve oy argümanına dayanarak, kendi yönetim gücünü onaylayanın tüm toplum olduğunu iddia eder. Oy ve seçim yolu ile toplum, iktidara "bizi dilediğin gibi yönetebilirsin" yetkisi vermiştir. Dolayısıyla bir sonraki seçim sürecine kadar yapılacak itiraz ve eleştirilerin bir meşruluğu ve anlamı olmayacaktır.
Liberal demokrasilerde, demokrasiye ve yönetim tarzına ilişkin eleştirinin niteliği de gelişmiştir. Oy verme ve seçimlerin yalnız başına toplum iradesini yansıtmayacağı; dört veya beş yılda bir yapılacak seçimlerin tek başına demokrasi anlamına gelmediği eleştirileri gelişmektedir. Oy kullanan yurttaşın, oyunu sandığa attığı andan, bir sonraki seçime kadar hiçbir biçimde dahil olmadığı bir yönetim biçiminin demokrasi olarak tanımlanamayacağı eleştirileri gelişmektedir.
Liberal demokrasi savunucuları ise, mevcut yönetim modelleri içinde genel seçim yolu ile katılımın en iyi ve mümkün olan en iyi seçenek olduğunu iddia etmektedir. Liberallere göre günümüzde, eski Atina gibi bütün şehir halkını bir araya toplayarak, şehir meydanında birlikte tartışma yürütmek ve bütün toplumu ilgilendiren konularda, ortak kararlar almak mümkün değildir.
O halde kendisi ile ilgili hayati konularda birey-yurttaş görüşünü ve iradesini nasıl ifade edecek, katılımı nasıl sağlayacaktır?
Liberaller bu sorunun yanıtını da mazereti ile birlikte verirler: Sayıları yüz binleri bulan ilçeler, milyonlara ulaşan kentler söz konusu iken günümüzde bu kadar büyük halk topluluklarını bir araya toplamak, onlarla ortak tartışma ve kararlar oluşturmak mümkün değildir. O halde yapılacak olan en doğru şey, büyük toplulukların kendi özgür iradeleri ile seçecekleri sınırlı sayıdaki temsilciler yolu ile temsildir. Toplum belli periyotlarla yapılan seçimlerle kendi temsilcilerini seçecek, bu temsilciler halktan aldığı vekaletle vali, belediye başkanı, meclis üyesi, muhtar, senatör veya milletvekili olacaktır. Önerilen bu yönetim biçiminin ismi "temsili demokrasi"dir.
Birey-yurttaşın kendisi söz, tartışma ve karar süreçlerine katılamamaktadır. Onun adına ve onun yerine vekalet verdiği temsilci bu işlevleri yerine getirmektedir.
Temsili demokrasiye yöneltilen ve tatminkar bir yanıta kavuşmayan eleştiri, temsili demokrasi de azınlık grupların temsili ve hakkının savunulması konusudur. Çünkü genel seçim ve oy sisteminde de yurttaş, dilediği temsilciyi seçememektedir. Ancak yeterli sayıda oy alanlar temsilci olabilmektedir. Peki istediği temsilciyi seçemeyen yurttaşın iradesi ne olacaktır?
Bu sorunun yanıtı açık ve kaba bir gaspa çıkmaktadır. Azınlık durumunda kalan yurttaşlar, çoğunluğun iradesini kabul edecek; karşı çıktığı, asla tasvip etmediği temsilcileri kendi temsilcisi olarak kabul edecek; onun belediyelerde veya parlamentoda kendisi için alacağı karar ve planlamaları kabul etmek zorunda kalacaktır.
Tayyip Erdoğan’ın 13 yıllık AKP iktidarı döneminde diline pelesenk ettiği "milletin oyları", "Türkiye’de her iki vatandaştan biri bize oy vermektedir", "kimse milli iradeye karşı çıkamaz" sözleri, genel seçim ve temsili demokrasinin nasıl kutsandığının göstergesidir.
Bu zihniyet demokrasiyi çoğunluğun tercihi ve seçiminden ibaret sayan; azınlık grupları, farklılıkları inkar eden, azınlıkların iradesini tanımayan bir zihniyetin yansımasıdır. Yurttaşı ve yurttaşlık görevini seçimlere katılmak ve oy vermekten ibaret sayan ilkel bir mantıktır bu.
Bu eleştiriler karşısında batı demokrasisi de azınlık, çoğunluk meselesinin arızalı halini kabul etmekte; azınlık grupların da temsilini sağlamak üzere kotalar ayırmaktadır.
Günümüzde temsil ve temsili demokrasi liberalizmin en güçlü propaganda malzemesi olduğu kadar, tüm ara formüllere rağmen temsilde adaletin sağlanamaması, 4-5-7 yıllık gibi seçim süreçleri arasındaki uzun zaman aralığı, istediği temsilcilerini parlamentoya veya yerel yönetimlere gönderemeyen azınlık grupların çokluğu, sistemin zayıf karnını teşkil etmektedir. Daha da önemlisi katılımcı demokrasinin gereği olan her yurttaşın, kendi iradesini mümkün olan en sık periyotlarla söz, karar ve planlama süreçlerine katması temsili demokrasinin ve liberalizmin çözemediği temel sorundur.
Yurttaş ve toplum adına temsilciler, vekiller, aracı kurumlar, uzman kuruluşlar, anket şirketleri, düşünce kuruluşları düşünmekte, seçenekler oluşturmaktadır. Yurttaşa bırakılan şey, onun oluş sürecinde yer almadığı seçeneklerden birini seçme özgürlüğü olmaktadır. Bunun adı "ya o ya diğeri" demokrasisidir. Yurttaşın ve toplumun özgür iradesi ile "ne onu ne de diğerini seçmiyorum, bunlardan daha iyi bir seçenek biliyorum"diyebilme özgürlüğü elinde alınmıştır.
Oysa bilinçli, irade sahibi yurttaş ve onun içinde yer aldığı toplumun özgürlük ölçüsü kendi gündemini oluşturup oluşturamadığı ölçüsüdür. Kendi sorunlarını, ihtiyaçlarını kendisi tespit eden ve kendisi çözüm yaratabilmesidir. Yurttaşın dört veya beş yılda bir sandık başına giderek oy kullanmasını "irade özgürlüğü", temsilci seçmeyi de "demokrasi" diye adlandırmak, gerçek ve güçlü demokrasiye inkar etmektir.
"Öz yönetim gündem oluşturma, tartışma, yasama ve ve siyaset yapma süreçlerine yurttaşların devamlı katılımını kolaylaştırmak için oluşturulmuş kurumlar yoluyla hayata geçirilir. Demokrasinin bu güçlü formülasyonundaki can alıcı terimler eylemlilik, süreç, kendi yasalarını oluşturma, yaratma ve dönüştürmedir". (1)
Türkiye’de öteden beri siyasetçi ve yönetici algısı, yurttaşın doğrudan doğruya siyasete müdahalesine karşıdır. Protesto hakkı, yürüyüşler, sokak eylemleri ve meydan toplantıları toplumun doğrudan ve açıkça irade beyanında bulunma özgürlüğü kapsamında değil; devleti ve iktidarı tehdit eden gayrimeşru ve yıkıcı faaliyetler olarak nitelendirilirler. Erdoğan ve AKP iktidarı, toplumun özgürlük alanına giren bu eylemlilikleri kendi iktidarları için ciddi bir tehlike ve tehdit olarak görmüş,güvenlik yasaları ve polisiye tedbirlerle bunları engellemeye çalışmıştır.
Batı demokrasileri de eylemlilikleri demokrasinin vazgeçilmez bir ögesi olarak görmemektedir. Toplumun eylem hakkını bir dejarz, iktidara karşı biriken tepkileri dışa vurma aracı olarak görmekte; bu anlayışa uygun olarak "özgürlükçü" bir yaklaşım sergilemektedir. Ama bireyin ve toplumun iradesini ve kurucu kapasitesini yararlanılacak bir zenginlik olarak asla görmemektedir.
Güçlü demokraside siyaset, yurttaşlara yapılan değil;onlar tarafından yapılan bir şeydir. Eylemlilik onun en büyük erdemidir ve ilgi, bağlılık, yükümlülük ve hizmet –ortak müzakere, ortak karar ve ortak çalışma- ayırt edici özellikleridir. (2)
Temsili demokrasi toplumun renkliliğini ve çoğulluğunu da inkar eden bir sistemdir. Oysa toplum yaşamında farklı etnisite, inanç ve guruplar kadar, birbiri ile uzlaşmayan çıkarların ve asla bağdaşmayan fikirlerin varlığı bir gerçektir.
Türkiye’de tek ulus, tek millet, tek dil, tek bayrak dayatması ile AKP iktidarı ve Erdoğan zihniyeti, toplumun çoğulluğunu ve renkliliğini inkar ederek "çoğunluk" diktasını tercih etmektedir. Eğer toplumda çelişkiler, farklı görüşler ve uzlaşmaz çıkarlar olmasaydı siyasete de hiç gerek kalmazdı. Çünkü siyaset toplumdaki farklılıkları, çelişkileri ve uzlaşmazlıkları kabul ederek asgari müşterekler oluşturma alanıdır. Hiçbir çelişkinin, zıtlığın veya uzlaşmazlığın olmadığı yerde siyasete de gerek kalmazdı.
"Çokluk asla bir tekilliğe ya da tek bir özdeşliğe indirgenmeyecek sayısız içsel farktan müteşekkildir; kültür, ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet ve cinsellik farkları kadar, farklı emek biçimlerini, farklı yaşam tarzlarını, farklı dünya görüşlerini, farklı arzuları kapsar. Çokluk tüm bu farkların çoğulluğudur." (3)
Sadece oy vermeyi sadece seçimlere gitmeyi demokrasinin yegane ve yeterli ölçütü kabul edersek eğer İran, Türkiye, Suriye ve Irak’ı da demokratik ülkeler olarak kabul edebiliriz. Fakat bu ülkelerle birlikte, Afrika ve Asya’daki benzer örneklere bakarak ABD, İngiltere ve Batı Avrupa’daki temsili demokrasinin "gerçek demokrasi" olduğunu söylemek de mümkün değildir. Liberal demokrasi ile yönetilen bu ülkelerde de temsili demokrasi vardır ve yurttaş oy kullandıktan sonra yaşamın ve yönetimin aktif ve dinamik bir öznesi değildir. Yaşam standartının yüksek olması, kişi başına düşen milli gelirin yüksek olması, bazı hizmetlerin gelişkin olması liberal demokraside yurttaş ve toplum iradesinin temsil edildiği; toplumun yapma, bozma, kurma ve inşa kapasitesinin iyi işlediği anlamına gelmez.
Birey ve toplum özne değil nesne konumundadır. Kendisine sunulanı genellikle kabul eden, itirazları ve redleri en alt düzeye indirgenmiş; hiç görmediği, tanımadığı, fikirlerini bilmediği bir yönetim tarafından yönetilmekte; iktidarın karar ve uygulamalarına etki edebilen, bu kararları değiştirebilen bir konumda değildir. En iyi olasılıkla özgür yurttaş, başkaları tarafından hazırlanmış ve kendisine sunulmuş olanı "seçme özgürlüğü"ne sahiptir.
Benjamin Barber seçme hakkı ve temsil ilkesinin özgürlükle çelişen yönüne dikkat çeker:
Seçme hakkını kullanmak ne yazık ki aynı zamanda ondan vazgeçmektir. Temsil ilkesi bireylerden, değerleri, inançları ve eylemlerinin nihai sorumluluğunu çalar.
Temsil özgürlükle bağdaşmaz, çünkü siyasal iradeyi başkasına havale eder ve dolayısıyla onu yabancılaştırır;bunun bedeli de öz yönetimin ve özerkliğin ortadan kalkmasıdır.
Kaynakça:
1-Güçlü Demokrasi, Benjamin Barber, Ayrıntı Yayınları-1995, s.196
2-age, s.177
3- Çokluk, Michael Hard-Antonio Negri, Ayrıntı Yayınları-2004, s.12