
Amed’deki öğrenciliğim sırasında, iki yıl boyunca bu mahalledeki Benusen Eğitim Destek Evi’nde gönüllü öğretmenlik yaptım. Afedersiniz, Türkçe öğretmenliği… Bugün isimlerini daha fazla işitmeye başladığımız Eğitim Destek Evleri, Kuzey Kürdistan’daki 50 şubesinde öğrencilere, lise ve üniversiteye giriş sınavları için hazırlık kursları veriyordu. Dolayısıyla, Türkçe, Matematik, Tarih (İnkılap Tarihi ve Osmanlı Tarihi de dahil tabii), Fen Bilimleri gibi bütün dersler, çoğunluğu gönüllü öğretmenlerce insani, ulusal ve/ya devrimci bir duyarlılıkla öğretiliyordu. Bunların yanındaysa haftada iki saatlik Kürtçe eğitimi vardı.
Bir miktar çelişkili bir iş yaptığımızın farkındaydık. Bir kere, sistem müfredatı öğretiyorduk çocuklara. Daha beteri, onu da onların olmayan bir dilde, Türkçe’yle öğretiyorduk. Benim için daha beteri, bunların üstüne bir de, onların olmayan bir dili, hem de devrimci bir duyarlılıkla öğretiyordum. Bu çelişkiyi, devlet okulundakilere hiç benzemeyen öğretmenler olarak, çocukları sanata yöneltmeye çalışarak veya onlara sözgelimi Samed Behrengi okutarak (tabii yine Türkçe!) aşmaya çalışıyorduk belki; ama ne anlamı var ki bunun? Öyle veya böyle, asimilasyonun “iyi niyetli” taşıyıcıları olduk. Köklerinden koparılan insana bahşedilen arayış, en fazla daha esaslı bir acının tetikleyeni olabilir. Evet, bu kişisel bir özeleştiridir.
***
İktidar, her şeyden önce cüretinize el koyar. Doğrunun ayırdında olabilirsiniz; yanlışın da… Her gün tekrar da edebilirsiniz, ideal olanı. Methiyeler veya yergiler düzmekte divan şairlerinden ileri gitmişsinizdir belki, kimbilir! Dalga dalga yayılan söz’ün de bir kuvveti var elbet. Hatta eyleme yakıt da olabilir söyledikleriniz. Ama daha siz, söz’ün sahibi olan siz, yapmıyorsanız bir yandan; söz’ünüz de çürümeye başlar, sizinle birlikte.
Kürt Özgürlük Hareketi, bir süredir bu temel bilginin izinde hareket ediyor. Söz’e, yarına dair iddialara, bugünden başlayan “inşa” eşlik ediyor. Denilebilir ki, bu tavrın hayatla buluştuğu her an, iddiaların (“paradigmanın”) doğruluğu ve kararlılığının da teyidi oluyor. Egemen ile ezilenin algı savaşındaki temel çelişki de kaynağını buradan alıyor. Sözgelimi “süreç” kelimesinin içi, egemence “uzlaşma” hatta “teslimiyet”; ezilence ise “irade kabulü ve inşa” ile doldurulmaya çalışılıyor. Algılar dünyasındaki bu mücadele, hem tarafların pratik başarısına göre belirleniyor ama aynı anda da pratik yörüngeye -belirgin yahut gizil- etkilerde bulunuyor. Buradan yola çıkarak denilebilir ki devrimcilik de algıda yaşadığı kadar hayatta, hayatta yaşadığı kadar algıda karşılık bulan bir siyaset yapma biçimi olarak soluk alıyor.
Yukarıdaki iddianın sağlaması, “diyalog sürecinin” gidişatında görülebilir. Süreç, başlangıcından bu yana devletçe “görüşme-anlaşma-lütfetme-yola getirme/iradesizleştirme”, Kürt Özgürlük Hareketi’nce “görüşme-kabul ettirme-inşa-iradeleşme” formülüyle tanımlanıyor. İki formüldeki aşamalar kabaca sıraya tabii olsa da, belli oranda da birbirine geçkin. Biri sürerken diğerine dair ipuçlarını söylem kadar hayatta da vermek, algının devrimci yahut düzeniçi oluşmasında belirleyici.
***
Üniversite yıllarında gönüllü öğretmenlik yaptığımız Eğitim Destek Evleri, şimdilerde gerçek bir alternatife dönüşerek kendi müfredatında Kürtçe eğitim veren kurumlar haline getiriliyor. Üstelik görünen o ki, iktidarın eğitimini oturma düzenine varana dek terk eden bir perspektifle gerçekleştiriliyor bu dönüşüm. Böylelikle hem yazının girişinde bahsi geçen çelişkiden kurtulunmuş olunuyor hem de “fiili kopuş” yolunda önemli bir adım ortaya konuyor. Zira eğitim, kitlelerin sisteme bağlanması bahsinde en etkili ideolojik kurumlardan biri; tabii tersinden kullanıldığında da sistemden koparılması bahsinde…
İşte tam burada, algılar savaşı devreye giriyor ki, hayırlı olan da bu. Muktedir, süreci onun dilediğince görmemizi istiyor. Onun yarattığı algıya bakılırsa, beklemek ve görüşmelere kulak kabartmak gerekiyor. Oradan çıkacak “çerçeve yasa”, “paket”, “taahhüt” her ne ise, ona göre adım atmak, “süreci baltalama” potansiyeli olan “uç” eylemlerden ise zinhar kaçınmak gerekiyor. Algımızda “uç eylem” olarak kodlanmaya çalışılan ise, aslında, iradeleşmek… En tabii hakkı bile kendi irademizle gerçekleştirmemiz, “sürecin ruhuna aykırı“! Bir yandan bu “uç eylemlerimize” eskiye göre ölçülü, engellemekle yetinen bir şiddetle yanıt verirken, aynı günler içinde sürece ilişkin olumlu mesajları yaygınlaştırıyor. Bir yandan Komutan Agit’in heykelini söküyor; diğer yandan alelacele, en yetkili ismin ağzından, “Süreç ne olursa olsun sürecek; görüşmeler olumlu bir noktaya evriliyor” gibi açıklamalar yapıyor. Bir yandan -süreç Kürtlerin kültürel haklarıyla da ilgiliyse eğer- en tabii eylem olan Kürtçe alternatif okul açılmasını polis gücüyle engellerken, diğer yandan “Süreçte her şey normal, kaygıya mahal yok” minvalinde söylemler kuruyor. Bilmemizi istiyor; kafamıza vura vura öğretmeye çalışıyor: “Süreç, iradeleşmek değil, uzlaşıp alabildiğin kadarını almaktır!”
Sovyet Devrimi’nin öncüsü Lenin, on yıllar önce, “Buz kırıldı, yol açıldı” demişti, ülkesine ilişkin. Bugün bu söz, en çok Kürtler için geçerli. Kürt halkı, her şeyden önce cüretle kuşanmış Özgürlük Hareketi’nin yörüngesinde, çoktan iradeleşti. Yeterli veya değil; nihayetinde “buz kırıldı“. Rojava Devrimi (hatta “salt ulusal” iradenin gereksindiği motivasyonlar açısından bakarsak Güney Kürdistan Federe Yönetimi’nin varlığı da), bu iradeleşmeyi daha da perçinledi. Kürt Özgürlük Hareketi de kalıcı yenilgilere uğrayacak “yaşı” çoktan geçti.
Dolayısıyla devlet, bugün saldırdığı Kürtçe eğitim hakkını, yarın kabul etmek zorunda kalacak. Ama kuvvetle muhtemel ki, “kabul etmek zorunda kaldığını“ yine hiçbir zaman kabul etmeyecek. “AK Parti döneminde çok şey değişti” dememizi sağlayacak bir algı operasyonuna yönelecek. Zira bütün haklar, ancak onun tarafından bahşedilebilir! Bu algı operasyonuna karşı Kürt yurtseverleri, devrimcileri ne yapmalı, ne yapacak? İşte temel soru bu.
***
Ferzad Kemanger, 2010’da idam edilmeden önce yazdığı mektubunda, organlarının bir çocuğa bağışlanmasını isteyip şöyle demişti: “Kalbimin bir çocuğun göğsünde atmasına izin verin ki bir sabah yapabildiğim kadar yüksek sesle ve anadilimde -Kürtçe- haykırabileyim: Bu uçsuz bucaksız dünyanın bütün köşelerine, bütün insanlığı sevme mesajını taşıyan bir rüzgar olmak istiyorum.”
Ferzad Öğretmen idam edildi; ama o rüzgarı kim idam edebilir? O rüzgar, Kürdistan’ın dört parçası başta olmak üzere bütün dünya ülkelerine doğru esmeye, Ferzad Öğretmen’in yüreğinden taşan mesajı taşımaya devam ediyor.
Ferzad Kemanger İlkokulu da yalnızca binadan ibaret değil. O okulu yaşatan, yüzlerce öğretmeni orada ve benzeri Eğitim Destek Evleri’nde gönüllü öğretmenlik yapmaya motive eden, biraz da Ferzad Öğretmen’in “rüzgarı”dır. Kürdistan’daki inşanın harcını kuvvetlendiren de, işte o rüzgardır.
Binalar kapatılabilir, kapılarına mühür de vurulabilir. Peki o rüzgarı kim, nasıl kapatabilir? Rüzgar, hapsedilebilir mi hiç?