Ekrem Yavuz (Xalê Ekrem), duruşu, çalışmaları, bilgi ve birikimi ile Almanya’nın Saarland Eyaleti’nde 7’den 77’ye bütün Kürtlerin saygısını kazanmış değerli, bilge bir insan. İlerlemiş yaşına rağmen dimdik ayakta, eylem ve etkinliklerin değişmez yüzü. Türkiye Cumhuriyeti’nin vahşi işkencehanelerini yaşamış ve barbarlıklarına tanıklık eden Xalê Ekrem, aynı zamanda Şehit Hamza Yavuz’un (Filozof Wasfî) babası. 77 yıllık acıları yüzünden okunan Xalê Ekrem’e, hayatın acılarını, sevinçlerini ve oğlu Filozof Wasfi’yi (Şehit Hamza Yavuz) sorduk.


Kendinizi tanıtır mısın?

1939 yılında Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Derkfan (Nurlu) köyünde doğmuşum. Geçimimizi tarım ve hayvancılıkla sağlıyorduk. Açıkçası çocukluğum ve gençliğim çok zor şartlarda geçti. Çevremizdeki insanlar göçebe işçi olarak Türkiye’nin çeşitli yerlerine göçerek yaşamlarını idame ettiriyorlardı. Hayat şartlarının ağırlığından dolayı 1963 yılında Mardin’in Midyat ilçesine göç etmek zorunda kaldım.


Midyat’a gittikten sonra neler yaptınız?

Midyat’ta çeşitli dallarda ticaretle uğraştım ve en son lokanta işine girdim. Günlük 3 kilo et ile başladığım lokantamı, 100 kiloya çıkardım. Yanımda 10 işçi çalışıyordu. Övünmek gibi olmasın ama ben Midyat’ta bir isim yaptım. Ticaretin yanında yardımseverliğimle de isim yaptım.



1963 yılındaki Midyat’ı biraz anlatır mısınız? Özellikle Müslüman olmayan bir ilçede neler yaşadınız? Size yaklaşımları nasıldı?

O dönem Midyat’ta Ermeni ve Süryaniler dışında pek kimse yaşamıyordu. Birkaç Müslüman aile vardı. Bunlar da köylerden Midyat’a göç eden ailelerdi. Midyat’ta yaşayan Ermeni ve Süryanilerin tamamı ticaret ve zanaatla geçimini sağlıyordu. Her türlü usta işini yapıyorlardı. Demir, altın, semaver, kalaycılık, inşaat ve benzeri işler... Onları ne kadar anlatsam azdır. Çok dürüst, yardımsever, çalışkan ve insancıl idiler. Bana çok yardımcı oldular. Herkese yardımcı oluyorlardı. Dedikodudan çok uzaktılar. Bir keresinde bir işçimden dolayı onlarla karşı karşıya geldim. Maalesef orada da biz haksızdık. Onlardan çok şey öğrendim. Bugünkü karakterimi birazda onlara borçluyum. Yani o dönem onlar bize muhtaç değildi, biz onlara muhtaçtık.


Siyaset ile ilk ne zaman tanıştınız?

1979’da Midyat’ta PKK adına bildiri dağıtılmıştı ama pek ilgi görmüyordu. Hatta “Bunlar talebedir. Anne babalarını tanımayan, hiçbir işi becermeyen, serseri takımıdır, bunlar mı bizi kurtaracak!” diyorlardı. Ben siyaset ile oğlum Hamza Yavuz (Wasfî) sayesinde tanıştım. Hamza çok küçük yaşta, henüz ortaokul ikinci sınıftayken siyasetle tanışmıştı. O dönemde Hamza bizden gizliyordu ama ben yavaş yavaş fark etmeye başladım.


Hamza o dönem neler yapıyordu?

Beşer, altışar kişilik gruplar halinde dolaşıyorlardı. Bir gün Hamza’yı karşıma alarak ne istediğini sordum. Bu işlerin beş altı gençle yürüyemeyeceğini söyleyerek, “Hiçbir ihtiyacın yok, her şey elinin altında” dedim. Hamza bana dönerek, “Bunu sizin için yapıyoruz. Gün gelecek anlayacaksınız” dedi. Sonradan Hamza ile yaptığımız konuşmalarda, “Siz uyurken ben gizliden pencereden çıkıp bildiri dağıtıyordum” dedi. 1979’da evden ayrılıp çevre illerde örgüt çalışmalarını yapıyordu. 2 defa gözaltına alınıp serbest bırakıldı. Okuma için İzmir’e gitti, Mardin’e geldi ve “İstanbul’a çalışmaya gidiyorum” bahanesiyle örgüt çalışmalarına devam etti. 1982’nin Şubat’ında şikayet üzeri İstanbul’da yakalanıp Midyat’a getirdiler. Kızıltepe, Midyat arasındaki tugayda 50-60 gün işkencede kaldı. Diyarbakır’a sevk edildi. Mahkemede 16 yıl ceza ve bir yıl sürgün yedi.


Hamza’nın tutuklanma sürecinde siz neler yapıyordunuz?

Bu olaydan sonra beni şikayet ettiler ve gözaltına aldılar. 3 günlük Midyat Karakolu işkencesinden sonra beni Kızıltepe-Midyat arasındaki tugaya götürdüler, 50 gün de orada kaldım. 250 kişiydik ve her günümüz işkenceyle geçiyordu. Her örgütten insanlar vardı. Apocuları ayırmışlardı. Yarısı Apocu’ydu. Onlara ayrı muamele yapıyorlardı, daha fazla işkence ediyorlardı. Ben orada Apocuları yavaş yavaş anlamaya ve hak vermeye başladım. 50 günün sonunda serbest bırakıldım.


Hamza’nın Diyarbakır sürecini biraz anlatır mısınız? 

Hamza’yı Diyarbakır Cezaevi’nde düzenli olarak, ayda 2 defa ziyarete gidiyorduk. Biz gittikçe o “Gelmeyin” diyordu. Gitmemizi istemiyordu. Sonradan bir arkadaşının bize söylediğine göre, biz ziyarete gittikçe Hamza’ya işkence yapıyorlarmış. Hamza, içinden geleni söyleyemediği, aynı şekilde bizim de söylemek istediğimizi söyleyemediğimiz için gitmemizi istemiyormuş. Ziyaret amacımız Hamza’yı görmekten ziyade ona bir şeyler götürmekti. Bir keresinde babam da benimle Hamza’yı görmeye gelmişti. Türkçe bilmediği için tek bir kelime etmeden eve geri gelmişti. Açıkçası Hamza içerde işkence görüyordu ama biz dışarıda ölüyorduk. Hamza’ya baktıkça, onu düşündükçe her gün ölüyorduk. Diyarbakır Cezaevi’ne gelen ziyaretçileri gördükçe ve onlara yapılan işkencelere tanık oldukça insan zaten kahroluyordu. Bir dönem kendi kendime “Keşke ben de içeride olsaydım da ziyaretçi olarak bu çaresizliği yaşamasaydım” diyordum.


Sonra neden Avrupa’ya çıktınız?

1982,1986 ve en son 1988 olmak üzere üç defa tutuklanıp serbest bırakıldım. En son 1 Nisan 1988’de Bagok’ta çıkan çatışmada 20 gerilla şehit düşmüştü. (Hozan Dilgeş’in ‘Li Mêrdinê li Bagokê’ parçası bu çatışmayı anlatmaktadır.) Bunların birçoğunu tanıyordum. Biri benim yeğenimdi, biri benim köylümdü, başka biri yine uzaktan yeğenim sayılıyordu. Yani çoğu bizim oranın insanlarıydı. Cenazeleri Nusaybin’e götürmüşlerdi. Almak için Nusaybin’e gittik ama hepsini gömmüşlerdi. Tanınmayacak halde oldukları için çıkarıp götüremedik. Taziye kurduk, korkudan kimse taziyeye gelmedi. Dönem kötüydü tabii. 6 gün bu olayın üzerinden geçmişti ki, evimizin etrafı sarıldı. Beni götürdüler, 20 gün işkencede kaldım. Serbest bırakıldıktan sonra devlete yakın biri bana dedi ki, “Kenara çekilmez, bir daha tutuklanırsan seni yaşatmazlar.” Bunun üzerine 1977 ve 1982’de birkaç aylığına gittiğim Almanya’ya bir daha gittim. Amacım birkaç ay dolaştıktan sonra geri dönmekti. Dönmeme üç gün kala, kaldığım eve bir gazete getirmişlerdi. “12 kişilik PKK timi silahları ile yakalandı” yazıyordu. Fotoğrafa baktım, benim oğlum Abidin de vardı. Oğlumu PKK üyesi diye yakalamışlardı. Fotoğrafta 12 kişi ve silahlar da önüne serilmişti. Diyarbakır Cezaevi’ne götürdüler. 3 ay Hamza ile aynı koğuşta kaldı. Bu olay üzerine Almanya’da kalmaya karar verdim. Çünkü dönmemin koşulları ortadan kalkmıştı. Altı aya kadar ailemi de Almanya’ya getirttim. O dönemde Hamza’nın son senesiydi ve Eskişehir’e götürmüşlerdi. Avrupa’ya geldiğimizi Hamza’ya bildirmedik.


Hamza cezaevinden çıktıktan sonra nasıl ilişkilendiniz?

1989’da Eskişehir’de hapisten çıktıktan sonra İstanbul’a gitti, telefon üzeri görüştük. Avrupa’ya gelişimizi kesinlikle kabul etmediğini, Avrupa’ya gitmekle düşmanın oyununa geldiğimizi dile getirdi. Devamla, “Orada evimiz partinin evi olsun; ailemiz partinin çalışanları olsun, kardeşlerim mücadeleye katılsın” dedi. Bir daha da görüşemedik. İki yıl haberimiz olmadı. Mazlum Doğan’ın ablası Nezaket, Almanya’da kuzenlerimin aile dostudur. Daha önce kuzenlerimin evinde Hamza’nın fotoğraflarını görüyor. 1991 yılında İran’a gidip dolaşırken gerilla grubunda Hamza ile karşılaşıyor. Nezaket, Almanya’ya geldikten sonra kuzenlerim vasıtasıyla bize ulaştı. Hamza’nın İran’da olduğunu bildirdi. Birkaç kez telefon üzeri görüştük. Ondan sonra tekrar bağlantımız koptu. Her araştırmamızda bir yerlerde kaldığını öğreniyorduk. En son 1999 yılında Mahmur Kampı’nda olduğunu ve ağır hasta olduğunu öğrendik. Uğraşlar sonunda 2000 yılında Almanya’ya getirebildik. Durumu çok ağırdı. İltica etmek istedik, kabul etmedi. İltica etmeden önce arkadaşlarla görüşmek istedi. O zor durumda dahi örgütsel düşünüyordu, aileden uzak duruyordu. Almanya’nın Saarlouis kentinde 1 ay hastanede kaldıktan sonra 20 Ağustos 2000’de şehadete ulaştı. Bir aylık zamanda hep “Düşmana inat, bir gün daha yaşayacağım” diyordu.


Siz Avrupa’da ne tür çalışmalar yürütünüz?

Açıkçası Hamza’ya layık olduğumuzu söylesek doğru olmaz. Dediği gibi kardeşlerinin en azından birinin onun yolunda yürümesi gerekirdi. 28 yıldır Avrupa’dayım. 3 yıl hatamdan dolayı çalışmalardan uzak kaldım. Geri kalan 25 yılda kendi çapımda halkıma hizmet etmeye çalıştım. Hamza’nın babası olarak daha fazla çabalamalıydım, diyorum. 1992’de kurulan Kürdistan Ulusal Meclisi’ne seçildim. Halkla İlişkiler, Uzlaşma ve Barış Komisyonu ve Heyva Sor a Kurdistanê’nin çalışmalarını yürüttüm.


Heyva Sora a Kurdistanê’yi Saarland’da Apê Xelef ile birlikte ilk siz örgütlediniz. O süreci biraz anlatır mısınız? 

Heyva Sora a Kurdistanê, 1993 yılında kurulmuştu. Kurulur kurulmaz Saarland’da örgütleme çalışmalarına başladık. Çok acemice hareket ediyorduk. Ama Heyva Sor a Kurdistanê tarihinde bir ilki de gerçekleştirdik. Bu konuda mütevazı olmayacağım. 1994 yılının başında, ilk kez bir düğünde stand açtık, yardım topladık. Düğünde aniden aklıma geldi, Xelef Ağırman’a dedim: Bizim oralarda düğünlerde müzisyenler mendil açıp para topluyorlar, biz de Heyva Sor için para toplasak nasıl olur? Apê Xelef de uygun gördü ve düğün sahibinden izin alarak gelin masasının yanında masa kurduk, yardım topladık. Hiç unutmam, Êzîdî bir yurtseverin düğünüydü, 2 bin Mark para topladık. Hatta makbuzumuz yoktu, kâğıt üzerinde “Bu kadar para toplanmış” yazıp düğün sahibine verdik. Masanın üzerine atılacak Heyva Sor bayrağı bile yoktu. Ertesi hafta başka bir düğünde açtık ve 600 Mark topladık. Bunu Heyva Sor’un merkezine bildirince çok sevindiler, aynı zamanda şaşırdılar. Açıkçası Apê Xelef ile buna ön ayak olduğumuz için çok da gururluyum.


Sizi yıllardır her eylemde de görüyoruz; hiçbir etkinliği kaçırmıyorsunuz. Neden?

Ben bunu bir görev olarak algılıyorum. Eylemlere gitmek, her Kürt için bir zorunluluk olmalı. Mazlum’a, Hayri’ye, Kemal’e Hamza’ya ve şehitlere layık olmanın gereği olarak görüyorum. Ben şehitlere layık olmak için eylemlere katılıyorum. Şehitlerin fedakarlıklarını düşündükçe, bizim yaptıklarımızı çok az görüyorum. Şehitlere layık olmak için daha fazlasını yapmalıyız, diyorum. 77 yaşındayım ama gücümü şehitlerimizden, halkımızdan ve örgütümden alıyorum. Eğer bir eyleme gidemezsem kendimi çok kötü hissediyorum. “Benim her eyleme katılmam gerekiyor” diyorum. Avrupa’daki halkımız fedakar ama yeterli değil. Şehitlere layık olmak için daha fazlasını yapmalıyız, diye düşünüyorum.

İnsanım diyen herkes, zulme karşı tavır almalı ve mazlumdan yana mücadeleye girmeli. Her Kürt bu süreçte saflarını belirlemeli ve halkı için bir şey yapmalı. Her bireyin elinden mutlaka bir şey gelir. Kendini küçük görmemeli, yapacaklarını azımsamamalı ama yaptıklarını asla yeterli görmemeli. Aynı zamanda Kürtler birliğini kurmalı. 

Savaşı dayatan düşmanımız ama kazanan biz olacağız. Buna kesinlikle inanıyorum.



Tarihin derinliklerinden gelen adam:  Filozof Wasfî

Xalê Ekrem’in oğlu Hamza Yavuz (Wasfî), 1963 yılında doğar. Ortaokul ve liseyi Mardin’in Midyat ilçesinden okuyan Yavuz, ortaokul yıllarında mücadeleyle tanışır. İki kez gözaltına alınır. Lise 2’deyken baskılardan dolayı okulu bırakmak zorunda kalır. 1980 Darbesi’nde kısa bir süreliğine tutuklanır ve serbest bırakılır. 1982 yılında tutuklanır ve Diyarbakır Cezaevi’nde 7 sene kalır. 1988 yılında Eskişehir Cezaevi’ne sürgün edilir. 1989’da cezaevinden çıkar ve İstanbul’a gider. Bazı hazırlıklardan sonra Kürdistan dağlarına dönerek mücadeleye katılır. 

Hamza, yakalandığı amansız hastalığının tedavisi için geldiği Almanya’da, gördüğü 1 aylık tedavinin sonunda 20 Ağustos 2000 yılında Saarlouis kentindeki hastanede şehit düşer.

Hamza Yavuz, mücadeleci kişiliğinin yanında tarihe ve edebiyata olan merakıyla ön plana çıkıyor. “Sevgi, Bilgi ve Sanatın Ozanıyım” ve “Dağların Türküsü” adlı iki eseri, Mezopotamya Yayınları’ndan yayınlanmıştır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Hamza için, “Tarihin derinliklerinden gelen adam” belirlemesini yapmıştır. Hamza’nın gerilladaki başka bir adı da Filozof Wasfî’dir.


ERKAN GÜLBAHÇE / SAARBRÜCKEN