Sömürgeciliğe dair literatürün uzun zamandan bu yana ölümcül bir krize girdiği malum. Sömürgeciliğin tüm enstrümanlarıyla cari olduğu bir dönemde yaşanan bu kabızlığı anlamlandırmak epey zor hakikaten. Peki ama sömürgecilik üstüne söylenecek yeni sözler neden tükendi? Frantz Fanon ve biraz da Edward Said'in çekilmesi, bu alanı büsbütün çorak kılmış durumda. Şimdilerde Fanon ve Said hattının bıraktığı yerden sömürgecilik üstüne yeni söz söyleyenler genelde madun araştırmaları yapan ekol. Ancak bu eleştirel aklın bile şimdilerde post-kolonyalizm eleştirilerini tüketmeye başlaması kaygı verici. Belki de günümüzde esas sorun sömürgecilerin, söylemlerimizi, kavramlarımızı hatta kafalarımızın içini dahi ele geçirmiş olmaları.
Kendi kendini sömürgeleştirmeyi esas alan oto-kolonizasyon, rızaya dayalı bir kendinden vazgeçme halini ima etmekte. Yani bir tür kendini celladının insafına bırakma teşebbüsü. Türkiye'de kavram daha çok Sezai Karakoç gibi muhafazakarların Kemalist batılılaşmayı gönüllü bir sömürgecilik teşebbüsü biçiminde hicvetmesiyle piyasa yapsa da şu sıralar kavramın pek de müşterisinin kalmadığı aşikar.  Kürt literatüründe ise bu kavramın neredeyse esamesinin dahi okunmaması hayrete şayan bir hal. Oysa bu kavramın Kürt tarihinde çok daha modüler bir hinterlandı olduğu apaçık.  Hakikaten Kürt tarihine bir yönüyle oto-kolonizasyon tarihi demek hiç abartı değil.
Mamafih kavramın eninde sonunda kültürel bir okumaya karşılık geldiği tartışmasız. Hususen politik olanın kültürel araçlarla inşası bağlamında işleve sahip. Aslında Partha Chatterje, post-kolonyalizmin inceltilmiş tekniklerine epeydir dikkatimizi çekip duruyordu. Ona göre sömürgecilik karşıtı mücadelelerin zaferiyle klasik sömürgecilik yerini muzaffer halkların ulus devleti ve benzeri lokasyonların hegemonyasına bıraktı. Bu, iktidarın muzaffer bir tahvili meselesi değildi yalnızca. Sömürgecilik, bizden olmayan adamların gitmesiyle bitmiş değil-di bir başka deyişle. Tersine bizden olan adamların iktidarı almasıyla bu süreç bizdenleşip karmaşıklaşarak devam etti. Batılılaşma denilen tasarımın cisimleşmiş hali olan aydınlar bu konuda kilit öneme sahip. John Kautsky bu konuda daha net bir anlatım önümüze koyuyor: "Modernleşme kendi ülkelerine ulaşmadan modernleşmenin ürünü olan kişidir 'aydın' ve bu yüzden de kaçınılmaz olarak Batı'yı kendi ülkesinde kurmak zorunda."   
Literatürün tam aksine kavramın kültüralist tonda kullanımının Kürt tarihinde farklı bir karşılığını görmek dikkate değer. Batıyı Kürdistan'da kurmak isteyen aydınlar vardı elbette. Fakat batı, Kürdistan'ı dört ülkeye peşkeş çektiği için olağan şüpheliydi ve bu yüzden onu Kürdistan'da temsil etmek kolay değildi. Kürtlerin modern dönemde batılılaşmayı mobilize edecek ulus devleti olmadığı gibi batılılaşma projesini batılıları temsilen yürütecek orta sınıf ehli bir total aydın siyaseti de olmadı hiçbir zaman. Yine de Abdullah Cevdet ile başlayan ve Nureddin Zaza ile devam eden Kürtleri medenileştirme ülküsü güden tekil bir damarın olduğu yadsınamaz herhalde. Zaza'nın Kürtlerin gündelik hayat repertuarına bakıp neden İsviçre toplumu kadar medeni olamadığına iç çektiğini biliyoruz.
Aslında bazı istisnai dönemlerde sözgelimi 'Wilson İlkeleri'nin açıklandığı sıralarda Kürt elitleri batılıların gözetiminde bir müstakil devlet kurmak için sefaretlerin kapısını az aşındırmadı. Fakat bu çabalar spontane, elit ve sıradan Kürtlerin bilgisinin hilafına yapılan siyaset oyunlarından öteye gitmemesi kadar Kürt elitlerinin kendilerini neredeyse karşılıksız olarak batılı monşerlere teslim ettiği anlar olması itibariyle de öğretici. Batılılaşma, Kürtler açısından siyasi olmasa bile toplumsal-kültürel bir proje olarak derli toplu olarak gündeme gelmesini Kamuran Bedirhan'ın "Roja Nû" gazetesine borçlu.
Modernleşme ve gündelik ideolojisi gazeteye o kadar baskındı ki neredeyse her sayıda Batı'nın kadınları bir ilerleme ölçütü olarak arka sayfa güzeli misali arzı endam ediyordu. Makyajlı şuh kadınlar Kürtlere rol model olarak gösterilirken neredeyse erotik sayılabilecek muhtevayla stran ve helbestler sayfaların yeni müdavimiydi. Fettan ve alımlı batılı imgesiyle ona platonik bir aşkla bağlı fakir ama gayrı medeni Kürt imgesi. Kamuran Bedirhan'ın da aralarında bulunduğu Osmanlı son dönem Kürt aydınları, aslında Ziya Gökalp'in "hars ve medeniyet" düalizmine sadık aydınlar. Yani "batının kültürüne hayır medeniyetine evet" pragmatizmi Kürt aydınlarında da baskındı. Ne var ki "Roja Nû" gazetesini bu düalizmi ortadan kaldıran ilk hardcore batılılaşma denemesi olarak Kürt tarihinde batılılaşmanın öncüsü görmek mümkün. Bu kurumlaşmalar çok sonra politik bir projeye tahvil edilecek ve Barzani'nin Kürdistan'ın Amerika'ya elli birinci eyalet olması teklifiyle batılılaşma güdüsü final yapacaktı.
Batılılaşma görüldüğü gibi bir aydın fantezisinden siyasi bir projeye evrildi evrilmesine ama batılılar için Araplar, Acemler ve Türkler daha cazipti her zaman. O kadar ki Irak yönetimi ile savaştığında ve İran, Almanlarla ittifak yapıp İngilizlere saldırdığında dahi İngilizler dönüp Kürtlerin yüzüne bakmadı. Karşılıksız ve tek taraflı bir aşktı olan biten. Bu oto-kolonizasyon denemesi bir yönüyle Kemalist bir zehirlenme vakasıydı. Kemalizmin, batı başkentlerinde Kürtlerin feodal ve gerici olduğu yolundaki baskın propagandası Enternasyonal'de bile karşılık bulunca Kürt aydınları batılılaşma egzersizlerinde Kemalistlerden önde olduğunu kanıtlamaya girişecekti çaresiz.    
Ezcümle kendi kendini sömürgeleştirme girişiminin toplumsal alanda değil ama neredeyse sadece Kürtlere has bir alanda siyaseten çok iş gördüğüne son iki yüz yıllık Kürt siyasi tarihi şahit. Eğer modern Kürt tarihinin ilk sayfası direniş tarihi ise ikinci sayfasının aslında gönüllü boyun uzatmadan farksız olan oto-kolonizasyon olduğu çok açık. Bu dikotominin batılı sömürgeciler açısından değil daha çok içsel sömürge mantığı bağlamında bölge devletleri açısından muteber olduğu ise ayrı bir vakıa. Bu açıdan eğer Kürdistan'da sömürgecilikten bahsedilecekse bundan önce bu oto-kolonizasyon pratikleriyle hesaplaşmak gerek. Son iki yüz yıllık Kürt siyasi tarihi Kürtlerin direnişi ile Kürtlerin kendi kendisini sömürgeleştirmek için içine girdiği akla hayale gelmeyecek pratiklerin atbaşı gittiği bir tarih. Bedirhan Bey'in karşısına dikilen Ezdinşer Bey'den başlayıp Mahabad Cumhuriyeti'nin darağacına gönderilmesine değin yığınla oto-kolonizasyon performansını görmek mümkün.
Hülasa Kürtlerin oto-kolonizasyon merakı ne yazık ki tarihin yaprakları arasında zararsız bir ibret vesikası olarak durmuyor halihazırda. Bunu görmek için Rojava'ya bakmak yeterli. Self determinasyon hakkının hakkını vermek isteyen Rojava'yı bir kaşık suda boğmak isteyenler sadece Kürtlerin geleneksel hasımları değil. Ne yazık ki Rojava'yı, Mahabad Cumhuriyeti gibi ipe göndermek isteyenlerin iştirakı içinde Kürtler de var. Velhasıl Kürdistan'ın tapusunu sürekli birilerine pazarlayan bu kişilere, yine bu kişiler eliyle Rojava'dan Madagaskar'a sürülen Osman Sebri'yi hatırlatmalı. Kimbilir, belki onlar içlerindeki oto-kolonizasyon putuyla bu vesileyle hesaplaşır. "Min xaç û puten wxe weki İbrahim şikandin/ Ez bum bi sere xwe."