Başbakan Leyla Zana’yla buluştu, bir saati aşkın görüştü, sonra kürsüye çıktı, şunları söyledi:
“Allah’ın izniyle, milletimizin desteğiyle biz hem terör örgütüne hem de onu maşa olarak elinde tutan çevrelere karşı, bir tek geri adım atmadan mücadele etmeye devam edeceğiz. İnanıyorum ki bu son saldırıların ardından benim Kürt kardeşlerim de terör örgütünün nasıl bir maşa oluğunu gördüler, anladılar. Türkiye düşmanı, millet düşmanı, Kürt kardeşlerimin aleni düşmanı olan bu örgüte de ona ihale veren çevrelere de ona göz yuman, ona müsamaha gösteren çevrelere de Türkiye gerekeni yapmaya kararlı bir şekilde devam edecektir”.
Bu konuşma eğer Diyarbakır Bağımsız Milletvekili ile Başbakan arasında yapılan görüşmeden olumlu bir sonuç alınacağını “ümit” eden bir kimse varsa, onu da derin bir “ümitsizliğe” düşürmüş oldu.
Başbakan’ın hiç kimseye, hatta kendisine “inandığını” söyleyenlere bile saygısı yok. Onun konuşmasından pek çok çevre payına düşeni almış olmalıdır. Açık adres vermemekle birlikte Başbakan, “Kürt kardeşlerimin aleni düşmanı olan bu örgüte göz yuman, ona müsamaha gösteren çevreleri” tehdit ederken, bölgede durumu bilen herkes, “PKK’nin Kandil’deki varlığına ‘göz yuman’, ona ‘müsamaha’ gösteren” Barzani yönetiminin de bu kapsama girdiğini düşünmüş olmalıdır.
Leyla Zana’yı Kürt kamuoyunun bütün geniş yelpazesinde ve bu görüşmeye büyük bir önem veren kimi Türk çevrelerinin karşısında böylesine hoyrat bir şekilde küçümseme tavrı Başbakan’a “yakışıyor”. O, kendisine el uzatan bu insana, “bana inanacaksan, işte bu sözlerime de inan” demiştir.
Başbakana “inansa da”, hiçbir Kürt, hele hiçbir Kürt kadını, Başbakan’ın “PKK Kürtlerin aleni düşmanıdır” sözüne belli ki inanmayacaktır; “terör örgütü yandaşı” olduğundan değil, kendi çocuğu, yeğeni, amca, teyze, hala, dayı oğlu ve kızı dağda olduğu için inanmayacaktır. Seçimlerde AKP’yi destekleyenler bile, diyecektir ki, “ey Karadenizli Başbakan, ey İslamı Türkleştiren insan, biz ki sana inandık, dağdaki oğlumuz, kızımız, yeğenimiz, amca, teyze, hala, dayı çocuğumuz ‘aman AKP’ye oy vermeyin’ dediği halde oylarımızı sana verdik, Türksün, Hanefisin, bakmadık, bağrımıza bastık; ama dağdaki oğlumuzun, kızımızın, yeğenimizin, amca, teyze, hala, dayı çocuğumuzun bize, üstelik ‘aleni’ düşman olduğuna inanmamızı istediğin zaman, biz sana verdiğimiz oyları helal etmeyiz; çünkü biz sana oy verirken, dağdaki oğullarımızı, kızlarımızı, yeğenlerimizi, amca, teyze, hala, dayı çocuklarımızı belki bir şeyler yaparsın da dağdan indirirsin diye verdik; indirmedin, öldürdün; şimdi kalkmış, onlara düşmanlık ettiğin yetmezmiş gibi, bizim de onların düşman olduğuna inanmamızı istedin…Bizim çocuklarımıza senin düşmanlığın yetmiyor mu? Biz de mi çocuklarımızı düşman diye belleyelim; sen çocuğuna düşman der misin Başbakan…”
Ama AKP bu insan dilinden anlamaz. Onun karşısına saf ümitlerle çıkılmaz. Onun karşısında örgütlü halkın gücü dışında durulmaz. O kurnazdır. Yüze güler. “Kindardır”. Bekler. Biraz zayıf düşmeye gör, üstüne çullanır. Dün “canım” dediğine, yarın “canın çıksın” diyecektir. Erbakan’ın elini öpmüş, sonra o ele tükürmüştür; Harbiye’nin “yıldırımlarına” karşı liberali parti binasına paratoner yapmıştır, sonra dönüp liberali gazetesinden fırlatıp atmıştır.
AKP din de dahil, bütün değerleri araçsallaştıran, faydacı bir parti. Onun mesleği Mahmutpaşa “pazarlamacılığıdır”. Aldığı “liberal” destek bu kaba “pazarlamacılığın” üstüne, bir “reklamcılık” cilası çekmiştir. Önüne çıkan her fırsatı, her imkanı kendisi için “kara, ranta, faize” çevirme konusunda “usta”dır. En iddialı “programları”, günü kurtarmak için o gün kullanıp çöpe atmak AKP’nin “tüketici” tarzıdır; “değişim”, “dönüşüm” laflarının içini birkaç yılda boşaltmış, tam takır, kuru bakır haline getirmiştir.
Artık ondan “değişim, dönüşüm” bekleyenlerin bile sabrı taşmıştır, “ümidi” tükenmiştir. “Açılım” lafının ise zaten içini doldurmamış, Kürt yurttaşlarına “kurufasulyesiz kese kağıdını” Açılım diye yutturmaya kalkmıştır, terazinin bir kefesine bu boş kese kağıdını, öteki kefesine de birkaç Türk “liberaliyle”, birkaç Kürt “tırşikçiyi” koymuş, Kürdün eline “al sana bir kilo kuru fasulye” diye tutuşturmaya kalkmıştır. Eskiden olsa yuttururdu da, artık olan boş kese kağıdı ile, hileli “ağırlıklara” oluyor. Kürt  kese kağıdını üfleyip, şişiriyor, sonra “özel harekat” geçerken duvara vurup patlattığında ortalık karışıyor. Terazi de yere devrilip, kilolar, gramlar ortalığa saçılınca, “demiryolu çocukları” bunları “taş” sanıp cemaatçi üniformalının başına çalıyor.
Artık AKP’ye Kürdün yaşlıları bile inanmıyor.
AKP’nin kendi eliyle yaptırdığı kamuoyu araştırmaları bile gösteriyor ki, AKP Fırat’ın Batısında gücünü korusa da, Kürt coğrafyasında hızla oy kaybediyor, BDP ise AKP yoklamalarında Türkiye çapında yüzde 8’i zorluyor, Kürt coğrafyasında, Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde yüzde yetmişleri aşmış, gidiyor…
Barış ne zaman gelecek?
Apê Musa cevap veriyor; Fırat’ın Doğu kıyısında su içen kuzuların sonuncusu da AKP’ye artık inanmıyorum dediği gün, işte o gün barış gelecek…
İnanma!